06 Aralık, 2008

Kurban Bayramı

Kurban Bayramınızı tebrik eder, dostluğun, insani değerlerin ve paylaşımın en üst seviyeye ulaşmasını dilerim. Büyüklerimizin, fakirlerimizin, hastalarımızın ve de biribirimizin ziyaret edildiği bir bayram olsun. Uzaklardaki kardeşlerimiz Serra'cığım ve niceleri bayram tadını yaşasın.

12 Kasım, 2008

Tevfik Fikret'in Evinden Atatürk Arboretemu'na (Bitki Müzesi)-2




Bir alt postta burada devam edeyim, görüntülerin hepsini ekleyemedim diğerine.
Belgrad Ormanlarının yanı başında yer alan bitki müzesi ile ilgili aşağıdaki adresten detaylı bilgi almak mümkün. Ben en kısa zamanda, bebeğimizin en müsait olduğu vakitte ziyaret etmek istiyorum. Istanbul'da bir cennet sözünü hakediyor izlediğim ve dinlediğim kadarı ile. Biraz yürümek gerektiği için bebişle geziyi ayrıca planlamam lazım.

http://www.altistanbul.com/360+Istanbulda-Bir-CennetAtaturk-Arboretumu.html
Tevfik Fikret'ten iki şiir paylaşarak sizlere veda etmek istiyorum. Güzel yerleri ziyaret edip, güzel düşünmemiz dileği ile tekrar hoşçakalın diyorum.

Bana Kimsin Diye Sorma Meleğim
Bana kimsin diye sorma meleğim
Pek güzel dinle de izah edeyim
Nam-ı naçizime `Fikret' derler
Şi're de nisbetimi söylerler
Kaldığım varsa da gah ekmeksiz
Kalmadım şimdiye dek mesleksiz
Nur bekler gibi nısf-ı şebde
Bekledim on iki yıl mektebde
Sonra çıktım ne için bilmeyerek
Bu da bir cilve-i baht olsa gerek
Bab-ı Ali'ye müdavimlendim
Ehl-i namus diye mimlendim
Şimdi bir hayli eser sahibiyim
Ahmed İhsan'da musahhih gibiyim
Saye-i lutf-i cihan-banide
Hocayım Mekteb-i Sultani'de
Öksüz
"Her gün mektebe gelirken
Kulübesinin önünden
Geçtiğiniz fakir kadın
Pek hastadır, belki yarın
Çocuğu öksüz kalacak;
Bilmem onu kim alacak?
Onlar içinDua edin!
"- Bugün derste hocaefendi
Bize bunları söyledi.
Kuzum anne,
Öksüz nedir?
- Öksüz, Öksüz... Ah!
Sen de birYarım öksüz değil misin?
Büyüdün de onun için
Söylüyorum; güzel ninen
Kaç yıl oldu bu alemden
Çekileli... ben halanım;
VakIa ben de ananım.
Baban asker, uzak yerde;
Kim bilir, hangi çöllerde
Sayıklıyor şimdi seni!
Görmedin nineciğini;
Sen dünyaya geldiğin gün
O dünyadan gitti, küskün.
- Ben onu hiç bilmiyorum.
- Evet, bilemezsin yavrum.
Görmedin ki...
- Yalnız bilsem,
Size benzer miydi, ninem?
-Hayır, benzemezdi, fakat
Biz sana benzeriz, şefkat;
Oksüzüz, ben de, baban da.
Bil ki evladım, cihanda
Yarım öksüzler pek çoktur.
Bil de teselli bul biraz.
Hayır, birlikte yaşamaz
Kimsenin anası babası.
Vatan, öksüzler anası
Yaşatırsak, bir o yaşar...
YaşasIn ta haşre kadar!

11 Kasım, 2008

Aşiyan Yollarından Atatürk Arboretumu'na..






Bizim küçük hanımın koleji hemen her yıl bir Aşiyan gezisi düzenleyip, Tevfik Fikret'in Edebiyat-ı Cedide müzesi olan evini ziyaret ediyorlar. Okul edebiyata çok önem veriyor, yönetim kurulu üyeleri ve kurucusu da edebiyatçı. Bizim küçük hanımın da edebiyata, özellikle şiire istidadından dolayı tercih etmiştik.



Arkadaşları ve öğretmenleri şiirlerini Tevfik Fikret'in tarzına benzetiyorlarmış ama ben pek farkedemedim doğrusu. Bir gün bir kaç şiirini paylaşırım sizlerle inşallah.


Okul bu kez Aşiyan'ın yanı sıra Belgrad Ormanı'nın yanı başında Atatürk Arboretumu'na (Bitki Müzesi) götürdü. Kızım çok beğenmiş, benim için aldığı görüntülerden bir kısmını ve aşiyan yollarından sözeden 'gönül penceresinden' eserini sizlerle paylaşmak istedim. Diğer postta da başka bir görüntü ile T. Fikret'ten bir şiir ekleyeceğim, hoşçakalın efendim.


gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin

bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin

madem ki son şarkının kırık bir güftesiydin

neden yarım bıraktın neden bırakıp geçtin

bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin


ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın ?

aşiyan yollarından ses versem duyar mısın?

hâlâ beni düşünür ve hâlâ ağlar mısın?

bir bahar seli gibi yolumdan akıp geçtin

bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin

02 Kasım, 2008

Sonbahar





ADIM SONBAHAR



nasıl iş bu



her yanına çiçek yağmış erik ağacının



ışık içinde yüzüyor neresinden baksan



gözlerin kamaşır



oysa ben akşam olmuşum



yapraklarım dökülüyor



usul usul adım sonbahar










Bu yıl belki de yeni evin çevre şartlarından ilk kez son baharın bahar yüzünü hissettim.


Herşey sanki ilk bahar gibi yeşerip, coştu. Lakin dünyayı bilemeyen gençler gibi çiçek açmaya kalkan genç bir fidan hüzünle karışık duygular uyandır dı ben de. ...



Çok anlamam ağaçlardan, bilemem sonbaharda açan beyaz çiçekli bir fidan zamanında mı açmıştır?... Sadece özellikle bu sonbaharda yeni muhitte gördüğüm, fışkıran yeşillikler, yeniden büyüyen tazecik ebegümeçleri, evelikler... Eveliğe labada deniyor buralarda sanırım. Bizim evelik, yemlik memleketinde daha bir mayhoş tadı vardı... Behçemizde her yıl kendiliğinden biter, bat'a, sarmaya düşkün hemşehrilerimizden mahalle efradına toplayıp vermek zahmetinden dolayı kızardım birazcık. Her seferinde burası manav mı, ben bunların elamanımıyım, soğan topla ver, maydanoz biç ver, evelik ver, çorbalarının gözü pancarsız olsa olmaz mı diye isyan edecek olurdum, lakin Anneciğim'den hemen her seferinde aynı cümleleri duyardım. ' Senin geçmişlerin ayağı ile mi gitti ('Hiç mi ölün ölmedi mi' bazen de) biz ölsek bir tas su vermeyecek herhalde bu çocuk' sözleri eklenirdi. Tabii bu sözler bir hayli yerleşmiş yüreğime. İyi de olmuş. Çocukları başkaları için bir şeyler yapmaya, vermeye alıştırmak gerekiyor. Bizim fakülte de ki hocamızın rasyonel olmadığımız için kızardı ama herkes rasyonel olsaydı kim gidip vatan için can, millet için el verecek ti?..




Yine dalma derin konulara Semanur. Sadede gelelim lütfen... Bizim küçük delikanlıyı servise uğurlarken karşı arsada gözüme çarptı, yeşillikler içinde ak çiçekli bir fidan... Çok soğuk bir kış gününde eskinin o pek ısınmayan otobüslerinden birinde, şubat tatili sonrası buz tutarak, gecikmeli bir yolculukta otobüste çalan şarkı geldi hatırıma. O zaman pek kendimle özdeşleştirmiştim. Keşke şimdi evde olsaydım sıcacık evimizde, annemin dizi dibinde okusaydım da böyle donarak gitmeseydim saatlerce demiştim, Bursa'ya giden yeşil ve karlı yollara bakarak. Hoşçakalın.....




Ben bir küçücük ak tomurcuktum

Aklım ermedi kış günü açtım

Kara yellere açtım

Ala yellere bora yellere

kara yellere açtım


Yuvasız kaldım karlara düştüm

Sulasız çöle düştüm

Uçsuz bucaksız yollara düştüm

Yalan yollara düştüm

Duman yollara düştüm

30 Ekim, 2008

YASSAK KALKMIŞ!


Sakıncalı piyadelerin eksik olmadığı memleketimde blogger yasağımız kalkmış dostlar! Ben akcahan.blogcu.com'a başlamıştım bile. Daha olmadı bağımsız bir site mi açsam derken yasağın kalktığını öğrendim gazeteden. Güzel paylaşımlar dileği ile hoşçakalın a dostlar!

20 Eylül, 2008

BAYRAMINIZ ŞİMDİDEN KUTLU OLSUN


Sevgili Dostlar;
Bayramınız şimdiden kutlu olsun. Sevdiklerinizle birlikte, mutlu, huzurlu, güzel bir bayram diliyorum hepinize! Ramazan Bayramı ülkemize, islam alemine ve de bütün insanlığa güzellikler getirsin inşallah. Bir daha ki bayrama kadar daha çok sevgi olsun hayatımızda. İnsanlar hayır ve mutluluk ulaştırma da yarışsın inşallah. Fakirleri, hastaları daha çok gözetebilelim sene boyunca da. Ramazan ruhu bizimle olsun.
Güncelleme yapamıyorum, zira henüz net bağlantıları için telekoma uğrayamadım. Bebekli dışarı çıkmak bir hayli zormuş, unutmuşum. Yazı Ali'nin ve kızkardeşimin birer gün arayla olan ameliyatları ve Allah eksikliğini vermesin ziyaretimize gelen dostlarla geçirdim. Ali ile ben biraz da akrep burcu olduğumuzdan mı nedir, yeni ev ve muhite biraz zor alıştık. Bahçeli olması güzel esasında, seneye inşallah daha çok çiçek ve meyve ağacı dikeceğiz oğluşumuzla. Hepinize selamlar, bebiş ağlamaya başladı, fotoğraf netten. Taşınma sırasında kameramı kaybettim. Bayrama bu tatlıyı planlarken resmi görünce seçmek istedim. Güzel günler dileği ile hoşçakalın efendim.

21 Haziran, 2008

Göç Zamanı...


Taşınmak denmezdi ben çocukken... Karşı sıradaki kiralık evlerden göçerdi komşularımız, şimdiki evlerle kıyaslanmayacak kadar az eşya ile, küçük bir araba eşliğinde... Baharda göçmen kuşların gelişi kadar, komşu çocukların yeni bir ev ve mahalleye gidişi de ben de aynı heyecanı uyandırır, bir türlü yaşayamadığım bu hislere hayıflanırdım...
Rahatsızlık verilip, eski tabirle yaka silkinen insanların göçünün ardından bir küpün atılıp kırıldığını duyar, hayalimde canlandırırdım atılışını, orta boy bir turşu küpünün....
Ardı sıra küp atılmak da karizmanın yerle bir olması demek olduğunu anlardım hayret ve kınama dolu cümlelerden...
Bu konuda ki en uç örneği, geçtiğimiz yıl tarih öğretmenin Saim Çağatay Beyefendi anlatmıştı.
Olay yıllar öncesinin Hafik ilçesin de yaşanıyor. Okulda iken öğretmenimizden sık sık kullandığı ilginç deyimleri dağarcığımıza kaydettiğimiz rahmetli babannesi olayın kahramanlarından.
Dönemin kaymakamı haksız yere oğlunu tutuklar babannenin. Görüştürmez ve epey bir haksız muameleye tabii tutulurlar. Sonunda serbest kalır ama, anne yüreğinde yapılanı sindiremez. Gün gelir kaymakamın tayini çıkar, uğurlamaya katılan zevat ile birlikte atlara binilip yola revan olunur.
Kadıncağız tüm komşu evlerden kıştan kalma kömür tozlarını toparlayıp, büyükçe bir küpe doldurur. Üç-beş kuruş harçlık verip epeyce de bir çocuğu da yanına alır. Kaymakamın önüne ilçe çıkışına doğru çıkıp, Sivas'ın o meşhur ikindi rüzgarı eşliğinde küpü fırlatıp, kırar!.. Zevaton haykırmasını kaymakam durdurur. Bne hakettim, kadıncağız haklı der...
Evet dostlaaar, bu çala kalem yazımın sebebi, bugün yeni evimize taşınıyor olmamız. Ol sebepten yeniden nete bağlana kadar yazamayacağımı belirtmek. Ayrıyetten, taşınmak, hele de yirmi günlük bir bebek eşliğinde çoook zormuş.
Bebeğimizle ilgili güzel dileklerde bulunan tüm arkadaşlara yine ayrıca çok teşekkür ederim.
Hepinize güzel günler dilerken, sizleri Murathan Mungan'ın bir göç şiiri ile başbaşa bırakmak istiyorum. Hoşçakalın efendim...
Göç Yolları
Söyleyin dağlara rüzgara
Yurdundan sürgün çocuklara
Düşmesin kimse yılgınlığa
Geçit vardır yarınlara
Göç yolları
Göründü bize
Görünür elbet
Göç yolları
Bir gün gelir
Döner tersine
Dönülür elbet
En büyük silah umut etmek
Yadigar kalsın size
Yolverin kanatlı atlara
Sürgünden dönen çocuklara
Ateşler yakın doruklarda
Geçit vardır yarınlara
Dağılsak da göç yollarında
Yarın bizim bütün dünya

31 Mayıs, 2008

Hoşgeldin Bebek!

Ailemizin beşinci ferdi Zeynep Dilruba 29 Mayıs Perşembe günü aramıza katıldı. Fotoğraf kendisine ait değil,netten ama şaşılacak kadar benziyor. Tabii bizim ki çok minicik. Hoşçakalın...

28 Mayıs, 2008

Geldi Kiraz Mevsimi!


Geldi yine kiraz mevsimi! Yıllar sonra hadi ukde kalmasın içimizde diyerek başladığımız yüksek lisansda, iktisat sınavı sonrası cevaplarımı ve alacağım notu hesaplarken, bizim kışın balıkçı, yazın bir meyvenin birkaç cinsini sepet sepet sıralayıp, üzerinde kocaman bir ilanla, lütfen tatmadan almayınız yazan satıcımızın dükkanı civarına düştü yolumuz. Açıklı-koyulu renkleriyle ama henüz şu netten yabancı bir siteden aldığım şu görüntüdeki muhteşemliğe bürünmemiş kirazlardan birini işaret edip, alel-acele aldık. Dükkan yedi yolun çatında, yol genişletilmiş yaya yolundan dolayı sadece bir araça müsade ettiğinden çok seri olmak zorunda alıcılar. Akabinde bizim başkaban adayına yıkanmadan tadına bakmanın zaten doğru olmadığını anlatırken, çocukluğuma doğru gitti hayalim....
Okuldan eve pazarın içinden geçerek geliyorum... İlkokul birinci sınıf.. Başta kiraz olmak üzere meyve fiyatlarını inceleyerek geliyorum. İktisat ilmine olan istidadım bu yıllarda mı başlamış dersiniz :) Yok bana kalırsa daha önceden. Ablamın herkese dağıttığı bahçenin güllerini başta bebek olmak üzere, çeşitli trampa usulleri ile satışıma dayanıyor! Neyse kiraza gelelim. Eve geldiğimde kirazlar kız kardeşimle benim kulaklarıma küpe olur, geri kalanlarda mideye tabii.
Bir ara, meyve fiyatları çok pahalı geldi. Neredeyse hepsi beş lira olmuş. Halbuki iki-üç liraydı bunlar... O dönem Demirel Başbakan- daha sonra nerede ise ben yolun yarısına doğru ilerledim, hep onlar başbakandı ya neyse- Bu fiyat artşının sorumlusu olarak O'nu görüyorum ve bu büyükler nasıl oy verip, seçiyorlar diye düşünüp duruyorum... Ben düşünüp dururken Dürdane isimli bir kız babam O'na veriyor oyunu diyor. Şaşırıyorum, baban kiraz fiyatlarını görmüyor mu diyorum.
Benim ekonomi ölçüm kiraz fiyatları ile başladı... Midemi bozarcasına yediğim kirazlarla... Şimdi düşünüyorum da, keşke hayat çocukluğumuzdaki kadar sade ve güzel olsa. Memlekete ait tek derdimiz kirazlar olsa... Dayatmacı zihniyet, herşeyin en iyisini sadece onlar bilir. Dönemin Ankara Valisi Tandoğan'ın ifadesinde olduğu gibi, " siz kim oluyorsunuz da kominizmi istiyorsunuz, kominizm gelecekse onu da biz getiririz!" zihniyeti. Çoğunluk olsa da azınlık hükmünde halkımız. Seçimimiz elitlerle uyuşursa bir kıymet ifade eder. Yoksa çoğunluk solda sıfır! Yaşasın erguvan çocukları! Onlar her zaman as!
Daha fazla uzatmadan bir kiraz şiiri ile başbaşa bırakayım sizi. Hoşçakalın, sağlıcakla kalın efendim!


Kiraz Tadında Geçti Çocukluğum
Adı konmamış bahçelerde
Kiraz tadında geçti çocukluğum
Özlemler iki dudak arasında
Sevdalar göklerde Değildi
Hiç küsmezdi çemberim
Gerçek tadındaydı evciliklerim
Eksik olmazdı hayatımdan
Çilek tadındaki arkadaşlıklarım
Gecem yoktu
Saf yürekli yırtık pantolonlu
Gündüzlerim çoktu
Kırmızı bisikletim olmadı
Güllerim hazanda hiç sararmadı
Sevda kokusunu
Yanık buğday tarlalarında
Yüremeyi çakıllı yollarda öğrendik
Kiraz tadında ismi olmayan
Bahçelerden geçtik
Umutlarımız sararmadı
Dostluklarımız dar yollarda tozlanmadı
İsmini bilmediğim kuşlar
Dut ağacımıza konmadı
Yokluk içinde umutlarımız tükenmedi
Çocukluğumuz yazılmamış bir eserdi
Su tadında, yağmur bereketiyle sulandı
İnsan ilişkilerimiz
Gözlerimizden anlaşılırdı özlemlerimiz
Ağzımızdan bir kere çıkardı sözlerimiz
Adı konmamış bahçelerde
Kiraz tadında geçti çocukluğum
Artık büyüdük
Her bir şeyi çürüttük
Sahte düdüğünü çaldık
Her şeyi çabuk tükettik
Artık kiraz tadında çocukluklar yok
Bilmediğim isimler lügatimde çok

Ozan Çelebi

13 Mayıs, 2008

Merhabalar Efendim....

Sobeye çok ara verdik, Sevgili Nazlıcığım beni affetsin, artık bu kadar aradan sonra yazmayayım devamını. Bugünlerde kameramla aktarma yapamıyorum, bizim bilgisayar firması bekleyen başka bir siparişimle birlikte her hafta hallediyor lafta. Hani derler ya musa musa ama bu kadar uzun boylu muuusaa da olmamalı değil mi dostlar. Eh aktaramadığımız onca fotoğraf beklerken, dün kü yaptığım cevizli tahinli çöreği de boşuna görüntülemedim artık.

Bu aralar evdeyim. Kitap ve gazeteleri elden geçirecek zamanım mevcut. 11 Mayıs'ta Taraf ta yer alan Ahmet ALTAN'ın yazısı ilgimi çekenlerden. Sizlerle paylaşmak istedim. Farklı düşünenler olabilir elbette. Bugün Mehmet Barlas'ın köşe yazısı da güzeldi doğrusu. Ustaların kalemine sağlık derken, sizleri Ahmet Altan'ın yazısı ile başbaşa bırakmak istiyorum. Bu arada yorum yazan ve de anneler günümü kutlayan dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Sizlerin de gününüz kutlu olsun,iyi ki varsınız efendim. Hoşçakalın.




Gerçekler böyle kardeşler...
Bazen gerçekleri hiç öğrenmesek mi diye düşündüğüm oluyor doğrusu.
Çünkü gerçekler korkunç bu ülkede.
Bugün, Zihni Çakır’ın kitabında da yer alan MİT’in Sabancı cinayeti hakkındaki raporunu yayınlıyoruz.
Türkiye’nin en büyük işadamlarından birinin öldürülüşünün ardındakileri görmek insanın tüylerini ürpertiyor.
MİT’in raporuna göre, Özdemir Sabancı’yı öldüren çetenin üyelerinden biri bir yüzbaşı ve cinayet günü Sabancı Center’ın 25. katında o da var.
Fehriye Erdal ile Mustafa Duyar ise “devletin istihbarat teşkilatlarına” çalışıyorlar.
Büyük bir ihtimalle, Fehriye Erdal’ı Sabancı’ların yanına yerleştiren de o “istihbarat” teşkilatlarından biri.
Cinayeti planlayanlar polis şefi Hüseyin Kocadağ ile o sırada polis tarafından aranmakta olan Abdullah Çatlı.
Cinayeti para karşılığında üstlenen ise DHKP-C.
Suikastı gerçekleştiren şebekesinin bileşimi dehşet verici.
Bir asker, istihbarat teşkilatlarının ajanları, bir polis şefi, devlet çetelerinin içinde yer alan bir suçlu ve bir illegal örgüt.
Bu “ölüm kokteyli” bir araya nasıl geliyor?
Fehriye Erdal ve arkadaşları, bu cinayet için, çalıştıkları hangi “istihbarat teşkilatından” emir alıyorlar?
O yüzbaşı bu cinayete kim adına karışıyor? Hangi birimde çalışıyor?
Bir devlet çetesi olan Susurlukçularla “sol” olduğu söylenen illegal bir örgütün ilişkisi ne?
Belli ki aslında bu soruların cevapları da biliniyor. MİT
raporu açıkça belirtmese de, “Fehriye Erdal’la arkadaşlarının istihbarat teşkilatlarına çalıştığını” söyleyerek bu cinayetin devlete bağlı bir istihbarat teşkilatı tarafından örgütlendiğini ima ediyor.
Her yerde devletin parmak izleri var.
Bunlar çok açık olan izler ve bu izlerin peşinden gidip de işin “köküne” ulaşan kimse yok.
Dünyadaki her devletin karanlık ve karışık işleri vardır.
Ama gelişmiş ülkelerde hukuk “devletin karanlık yüzünü” de yakalar.
Amerika’daki “İrangate” olayını hatırlayın.
Orada da İran’a silah satıp bu payı gerillalara veren bir “derin devlet” örgütü yakalanmıştı.
Örgütün izleri sürülmüş, bir yarbay yargılanıp cezalandırılmıştı.
Ama bizde kimse Sabancı suikastındaki yüzbaşının ardına düşmedi.
Üstelik raporda adı da açıkça yazıyor.
Gelişmiş ülkelerle aramızdaki fark da bu zaten:
Hukuk.
Amerika’da da bizde de “derin devlet” var ama Amerika’da bir de hukuk var ve “derin devletin” yayılıp bütün devleti ele geçirmesini bu hukuk engelliyor.
Bizde ise hukuk yok ve derin devlet cinayetleriyle, suikastlarıyla, kanlı ilişkileriyle devletin içine yayılabildiği kadar yayılıyor.
Avrupa Birliği bize, “sizin de hukukunuz olsun” diyor.
Ve Danıştay Başkanı kalkıyor bizim de “hukuka sahip olmamızı isteyen” Avrupa’ya “sen bizim işimize karışma” diye cevap veriyor.
Avrupa karışmazsa hukuk daha mı sağlam olacak Türkiye’de?
Yoksa daha mı çürük?
Danıştay Başkanı, hukuku sağlam bir ülke mi istiyor yoksa hukuku çürük bir ülke mi?
Başkanının Avrupa’ya “bize karışma” dediği bu Danıştay’ın başsavcısı da “darbeleri övmüştü” ve gene bu Danıştay “darbeleri övmenin suç olmadığına” karar vermişti.
Danıştay Başkanı’nın devamını istediği, kimseye dokundurmadığı hukuk sistemi bu işte.
Hukukçularının hukuktan böylesine nefret ettiği kaç ülke var yeryüzünde, bilmiyorum.
Ama Avrupa’da bu tür ülkeler yok.
Bizim “hukukçuları” kızdıran da bu.
Onlar, devleti “hukuksuz” olduğu ölçüde güçlenen bir örgüt sanıyorlar.
Devlet, hukukun disiplininden koparsa “çete” olur.
Bir devletle bir çeteyi birbirinden ayıran hukuktur.
Hukuk olmadı mı böyle cinayetler işlenir işte. Kims
e katilleri yakalamaz.
Herkesin hayatı tehlikeye girer.
Hukukun olmadığı bir ülkede kimin hayatı güvende olabilir?
Hukuk olmadığında insanları kim korur?
Artık dünyanın bütün gelişmiş ülkelerindeki toplumlar birbirlerini denetliyorlar, devletlerin hukuksuzluğa kaymasını önlemekteki en kuvvetli çare bu.
Ancak toplumların dayanışması devlet zorbalığını önlüyor.
Ama bizim hukukçular bu “toplumlararası dayanışmayı” halka “dışardan karışmak” olarak anlatıyorlar.
Peki, sevgili hukukçularımız, başka toplumlarla dayanışmadığımız zaman siz bu ülkeye hukuku yerleştiriyor musunuz?
Yoksa derdiniz özgürce darbeleri övmek, “367” gibi hukukla alakası olamayan saçma sapan kararları kimsenin denetlemesine izin vermeden çıkarmak mı?
Siz neyin “bağımsızlığını” ve özgürlüğünü istiyorsunuz?
Ve, siz bu devlet cinayetleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bir de bu konuda konuşsanız da ne düşündüğünüzü anlasak.
Taraf Gazetesi, 11 Mayıs Pazar
12 Mayıs 2008

20 Nisan, 2008

Nazlıca'nın Sobesi


Çok gecikmiş bir sobe bu esasında.. Hemen hergün niyetlenip, yoğunluktan akşamın nasıl olduğunu bilemeyen ben, ancak bugüne yazabilecek inşallah. Bir kaç kez de yarım kalan yazılarım güncelliğini kaybedince tamamlamaktan vazgeçtim. Ol sebebten yağmurda ormanda mahsur kalıp, eve kendini zor atan Nasreddin Hoca'nın temkinli cevabı gibi 'inşallah ben geldim'.
YAPMAYI EN ÇOK SEVDİĞİNİZ YEMEK
Ben de Nazlı gibi Uzakdoğu mutfağından hoşlanmıyorum. Dünya mutfaklarından en son yaptığım Slovaklara ait çikolatalı iki renk kek. Dvaj farebne rezy olarak geçiyordu yanlış yazmadı isem. Yabancı keklerde genelde olduğu gibi bu kekte de yumurta ak ve sarıları ayrı çırpılıyor. Hamurun yarısına kakao, üzerine de bol çiklolata eritip, yayılıyor. Kızıma göre muhteşem, bana göre normal bir kek oldu.
Bu aralar denediğim ikinci farklı lezzet Perran Kutman'ın Sofra'nın eski sayılarında tarifini verdiği ekşili arap çorbası oldu. Farklı, hoş ve en önemlisi çok yemek seçen Paşamızın sevdiği bir çorba oldu.
En çok sevdiklerim çok olunca, yeni denediklerimi yazıyorum. Pazar akşamı da çayın yanına çocuklara yine Sofra'dan 'dil peynirli kurabiye' yi denedik, Paşamızla birlikte. Paşamız her zaman ki gibi çiçekler yaptı. Biz evde dil peyniri olmadığı için Hellim peyniri ile yaptık ve başta ana-oğul kendimiz olmak üzere çok beğendik.
Bunların dışında yeni denemem yok sanırım. Yoğunluk ve son günlerdeki özel durumumdan dolayı fazla icraat gösteremiyoruz. Yalnız Ali'nin Fatma Ablasının başta 'ağlayan pastası' olmak üzere yeptığı muhteşem keklerden dolayı kendisine ailece müteşekkiriz. Sobanin devamını sonra yazayım şimdi çıkmak zorundayım. Hoşçakalın efendim.

27 Mart, 2008

NAZAR ETKİNLİĞİ ÜZERİNE..

Önceki yazıma gelen yorumlarda bir blogumuz nazardan dolayı nazarlık türü elişleri yaparak hem bir uğraş hem de nazardan korunma amaçlı bir çalışma başlatacağını belirtmişti. Niyet güzel lakin konunun aslını dini kaynaklara uygun olarak araştırıp, paylaşmak istedim. Herkese sağlıklı güzel günler dileklerimle...

İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.

Peygamber efendimizin zamanında Esed oğullarından nazarı değen bir kimse var idi. Üç gün bir şey yemez, sonra çadırın bir tarafını kaldırıp oradan geçen bir deveye bakıp, (Bunun gibi bir deve hiç görmedim) der demez, deve yere düşer hastalanırdı.

Müşrikler, bu adamı bulup Peygamber efendimizi nazarla öldürmesini istediler. Cenab-i Hak da Resulullahı bunun nazarından korumuştur.

Bu hususta Kalem suresinin (Nerede ise, kâfirler seni gözleri ile yıkacaklardı.) mealindeki 51. ayet inmiştir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) [İ. Adiy]

(İnsanların yarısı nazardan ölür.) [Taberânî]

(Nazar haktır.) [Müslim]

Kendisine nazar değmiş veya nazar değme ihtimali olan kimse, aşağıda bildirilen duaların birini veya tamamını okumalıdır.

1- Fatiha, Ayet-el kürsi ve dört kul [Kâfirun, İhlas, Felak, Nas sureleri] 7şer defa okunup hastaya üflenirse, sihir, nazar ve her dert için iyi gelir.

Tuza okunup, suda eritilerek içmek de olur. (Fevâid-i Osmaniyye)

2- Sadece Fatiha ile ayet-el kürsiyi okumak da nazarı önler.

Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Fatiha ile Ayet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez.) [Deylemî]

3- Hz. Enes’in duası olarak bilinen duayı besmele ile okumalıdır. Bu dua hakkında hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Sabah akşam, 3 defa “Bismillâhillezî lâ yedurru ma'asmihi şey'ün fil Erdi ve lâ fissemâ' ve hüvessemî'ul alîm.” okuyan, büyü ve nazardan korunur.) [İbni Mace]

4- Nazar değen kimseye şifa için Ayet-el-kürsi, Fatiha, Muavvizeteyni [iki kul euzüyü] ve Kalem suresinin sonunu okumak çok iyi gelmektedir. (Medaric)

5- Hava kararıp şiddetli rüzgar esince Peygamber efendimiz, Kul euzüleri okuyup buyurdu ki: (Bu iki sure ile [belâlardan, nazardan] korunun! Hiçbir kimse, bu iki sure ile korunduğu gibi, başka şeyle korunamaz.) [Ebu Dâvud]

6- Göz değene, Peygamber efendimizin bildirdiği (Euzü bi-kelimatillahittammati min şerri külli şeytanin ve hammatin ve min şerri külli aynin lammetin.) tavizini okumalıdır.

Bu taviz her sabah ve aksam üç defa okunup kendi üzerine veya hastanın üzerine üflenirse, göz değmesinden, cin, şeytan ve hayvanların zararından korur. (Mevahib)

7- Peygamber efendimiz, bir şeye nazar değmesinden korktuğunda, Allahümme barik fihi ve la tedarruhu diye duâ ederlerdi. (İbni Sünni)

8- Nazarı değen kimse veya herkes, beğendiği bir şeyi görünce (Mâşâallah) demeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Mâşâallah deyince, nazar değmez.

Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Hoşa giden bir şeyi görünce, "Maşaallah la kuvvete illa billah" denirse o şeye nazar değemez.) [Beyhekî]



9- Nazardan korunmak için ayat-i hırzı okumak ve üzerinde taşımak da çok faydalıdır. Ayat-i hırzı yanında taşıyan kimse, nazar değmesinden korunduğu gibi, sihirden, büyüden, cin ile ilgili hastalıklardan da korunur. Her ne muradı varsa hasıl olur.



Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur'an-ı kerimdir) buyuruldu (İ. Mace) alıntıdır.

İnsanı tesir altına alan, hasta eden bazı vak’alar vardır ki, tıp ilmi bunlar için kesin teşhise varamamıştır. Gerçek sebebi hakkında da açık bir bilgi verememektedir. İşte bunlardan birisi de “nazar etme,” “göz değme”dir.

Nazarın gerçek olduğu, nazar edilen kimsenin hastalanmasına, hattâ ölümüne sebep olduğu da bilinen ve kabul edilen bir hakikattir.Nazarın gerçek olduğunu ve insanın kaderiyle yakından alâkasının bulunduğunu ifade eden Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:“Nazar haktır, kader ile yarışan birşey olsaydı, nazar değme işi yarışıp onu geçerdi (kaderi değiştirirdi).”

1 Nazarın kaderle her ne kadar alâkası varsa da onun tesirini yaratan yine Cenab-ı Haktır. Yoksa bizzat nazar eden kişi o hadiseyi meydana getirmiş değildir. Nazarı keskin olan kimse birşeye baktığı anda Cenab-ı Hak o şeyde zararı yaratmaktadır. Çünkü iyiliği de kötülüğü de yaratan Allah’tır. Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey meydana gelmez.Nazar etmenin, ölümü, kişinin helâk olmasını netice veren cihetini Peygamberimizden öğreniyoruz. Câbir bin Abdullah’ın rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmaktadır:“Göz değmesi haktır. Deveyi kazana, insanı da kabre girdirir.”

2 Böylece, nazara uğrayan deve nasıl ki ölüp, eti tencereye konuyorsa, aynı şekilde nazar edilen kişi dehayatından olup mezara girebilmektedir. Hadis-i şeriften nazarın tesirinin yalnız insana bağlı kalmadığı, bütün canlılara, hattâ insanı dikkatini çeken hertürlü şeye de zarar verebildiği anlaşılmaktadır.Asr-ı Saadette geçen, nazarla ilgili bir hadiseden, mü’minin beğendiği birşey karşısında nasıl davranması, neler söylemesi gerektiği, nazar etmenin din kardeşini öldürme sayılacağı, nazara uğrayan ve nazar eden kimsenin neler yapması gerektiği hususunda geniş bilgiler çıkarmak mümkündür.Sahabîlerden Amr bin Rebia, Sehl bin Huneyf’i yıkanırken görür,nazar eder. Sehl çarpılmış gibi yere yıkılır. Alıp Peygamberimizin bulunduğu yere götürürler. Durumu öğrenen Peygamberimiz “Kimden şüphe ediyorsunuz?” diye sorar. Sahabîler, Amr bin Rebia’nın ismini verirler. Bunun üzerine Peygamberimiz Amr’ı azarlayarak, “Sizden biriniz neden din kardeşini öldürüyor? Biriniz kardeşinde beğendiği, hoşuna gittiği birşey gördüğü zaman ona mübarek olması için dua etsin (Mâşallah, Bârekallah gibi sözler söylesin)” buyurur.Daha sonra Peygamberimiz bir miktar su ister ve nazar eden Amr’ın abdest almasını emreder.

3 Bir nevi abdest olan bu tatbikatı fıkıh âlimlerimiz şöyle tarif ederler. Bir kabın içine su konur. Nazar eden kimse bir avuç alır, ağzını çalkar, suyu kabın içine püskürtür. Sonra aynı sudan alarak yüzünü yıkar, sonra sol eliyle su alarak sağ elini yıkar, sağ eliyle de alarak sol elini bileklere kadar yıkar. Daha sonra sağ ve sol dirseklerini yıkar. Sonra dirseğini ve omuzu arasını yıkar. Sonra ayaklarını, sağ ve sol dizini yıkar. Elini ve ayaklarını yıkarken, kolunu ve dizinden aşağısını yıkamaz. Daha sonra sağ böğrünü aşağı doğru yıkar. Bütün bu organlarını yıkadıktan sonra su aynı kapta biriktirilir. Nazar eden kişi bu işi tamamladıktan sonra su kabını alarak nazar ettiği şahsın arkasında durup başına döker.

4 Kullanılan bu su pis sayılmamaktadır. Bunu Peygamberimizin bizzat kendi tatbikatından anlamaktayız.Peygamberimizin kısaca tarif ettiği ve âlimler tarafından da genişçe izah edilen bu yıkamanın bilinmeyen pek çok hikmeti, şüphesiz, vardır. En azından nazar şüphesini gidermek için bu sünneti yapmak gerekir. Bu yıkama ve dökme işi Sahabîler tarafından da zaman zaman tatbik edilmiştir.Bu iş yapıldıktan sonra nazar eden kimse bereket duasında bulunarak, “Mâşallah, Lâ kuvvete illâ billah” derse, meydana gelebilecek zararı Allah’ın gidereceği bildirilmektedir. Zaten bu yıkama işinin yapılması bir nevi fiilî duadır. Tesir ve şifa ise Allah’tan beklenmelidir.Nazardan ve ondan gelebilecek şerden Allah’a sığınmalıdır. Hz. Âişe’den öğrendiğimize göre, Peygamberimiz ona göz değmesine karşı rukye yapmasını (dua okumasını) emretmiştir.

5 Başka bir hadiste “Nazardan Allah’a sığınınız”

6 buyurularak, şifayı Allah’tan istememiz tavsiye edilmektedir.Peygamberimizin göz değmesi karşısında ondan korunmak için hangi duaları okuduğunu ve neler yaptığını Ebû Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatmaktadır:“Resulullah (a.s.m.) (Cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırım, gibi dualarla) cinlerin nazarından, sonra da insanların nazarından Allah’a iltica ederdi. Sonra Muavvizetân (Felâk ve Nâs Sûreleri) inince bu sûrelere devam etti. Diğer duaları terk etti.”

7 Şu halde, nazar eden ve zarar verenleryalnız insanlar değildir. Aynı zamanda cinler de nazar edip, insana zarar vermektedir. “Cinlerin nazarı oktan daha sür’atli geçer” diyen bazı âlimler göz değmesini, cinlerin çarpması ve nazar etmesi mânâsında da anlamaktadırlar.Peygamberimizin tatbik ve tavsiye ettiği mânevî ilaçlardan başka yollara başvurup şifa aramak mü’mine yakışmaz. Cahiliye devrinde Araplar bazı hastalıklardan dolayı boyunlarına ve kollarına çeşitli âlet ve boncuklar takarlardı. Deva ve şifayı da o taktıkları şeylerden beklerlerdi. Şirk kokan, inancına uymayan bu nevi işleri şiddetle yasaklayan Peygamberimiz, “Kim birşey takarsa bütün işleri o taktığı şeye teslim edilir”

8 buyurmuştur. Böylece takılan o şeyin bir fayda vermeyeceği, ayrıca kişinin bütün ümidini bizzat ona bağlamasıyla da inancına zarar geleceği anlaşılmış oluyor.Nazardan korunmak için mânâsı bilinmeyen bazı muskalar yazıp kullanmak veya “nazar boncukları” takmak İslâm inancına uymayan bâtıl âdetlerdir. Bu gibi şeyleri insanın takınması caiz olmadığı gibi, bir hayvana veya bir eşya üzerine takmak da aynı şekilde meşru değildir. Peygamberimizin haram saydığı bazı şeyler arasında nazarlık takınmak da sayılmaktadır.9Bu işlere benzeyen ve halk arasında mum eritmek, kurşun dökmek veya ot yakıp hastanın başının üzerinde gezdirmek gibi hiçbir mânâsı olmayan tatbikatlara tevessül etmemek lâzımdır. Çünkü Cenab-ı Hak her türlü derdi verirken meşru olarak dermanını da yaratmıştır. Mü’min ölçü olarak sünneti almalı, o çizgiden çıkmamaya çalışmalıdır. İstikamet ancak bu yolla mümkündür.

1. Müslim, Selâm: 42; İbni Mâce, Tıb: 3.2. Keşfü’l-Hafâ, 2: 76 (Ebû Naim’dennaklen).3. İbni Mâce, Tıb: 32, Müsned, 3: 447.4. Neyevi, Şerh-u Sahih-i Müslim, 14 % 172-173.5. İbni Mâce, Tıb: 34.6. A.g.e., Tıb: 32.7. A.g.e., Tıb: 34.8. Tirmizi, Tıb: 24.9. Neseî, Zînet: 17.Mehmed Paksu Helal – HaramCevap 2:

NAZARDAN KORUNMA TEDBİRLERİ

Gözdeğmesi (nazar) illetine yakalanmadan önce korunmak için şu tedbirler alınmalıdır:1)

BİRİNCİ TEDBİR:
Sabah ve akşam koruyucu dua, evrad ve zikirlere devam edilmelidir.Onları okuyan kimseyi Allah (c.c.) nazardan muhafaza buyurur. Okunacak sure ve dualar çoktur.Bazıları şunlardır:Fatiha Suresi,Ayetü'l-Kürsî,Felâk Suresi,Nâs Suresi,Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in okuduğu muhtelif dualar.Nazara karşı şu duayı okumalıdır: "Yarattığı şeylerin şerrinden Allah (c. c.)' in tam olan kelimelerine sığınırım." (Ebu Davûd, Tıp, 19; Dârimî, İsti'zan, 48; Muvatta, İsti'zan, 34; Ahmed b. Hanbel, 4/430)Yine şu duayı okumalıdır:"Bütün şeytanlardan, zararlı hayvanlardan, Kem gözlerden Allah (c.c.)'ın tam olan kelimelerine sığınırım. Hiçbir iyinin ve kötünün yapamadığı ve Allah (c. c.) 'in yaratıp vücuda getirdiği bütün şerlerin şerrinden,Gökten inenlerin ve göğe çıkanların şerrinden,Yerde bitenlerin ve yerden çıkanların şerrinden,Gecenin ve gündüzün fitnelerinin şerrinden,İyilik için kapı çalan hariç, gece ve gündüz her kapı çalanın şerrinden Allah (c. c.) 'ın tam olan kelimelerine sığınırım.Ey Rahman (olan Allah'ım)" (Buharî, Kitabü'l-Enbiya, 10; Müslim, Kitabu'z-Zikr, 54, 55; Ebu Davud, Kitabu't-Tıb, 19; Kitabu'l-Edeb, 98; Tirmizî, Kitabu't-Tıb', 18; Kitabu'd-Deavât, 40; Ahmed b. Hahbel, 2/181, 290, 375, 448, 4/57.)Yine şu ayeti okumalıdır:"Doğrusu inkâr edenler, Kur'an'ı duydukları vakit (sana olan düşmanlıklarından dolayı) neredeyse gözleri ile seni yere sereceklerdi!Hâlâ da (senin için) mutlaka o, delidir! Diyorlar.Halbuki Kur'an, bütün âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir." (Kalem, 68/51,52.)İnsanların ahvâline bakan kimse, nazar konusunda onlarda bir umursamazlık olduğunu görür. Oysa ki, bilhassa bebeklerin ve küçük çocukların şeriata uygun dualarla nazardan korunmaları gerekir.Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.)'ı şu dua ile koruyordu:"Sizi, bütün şeytanlardan, Zararlı hayvanlardan, Kem gözlerden, Allah (c.c.)'ın tam olan kelimelerine sığındırırım." (Buharî, Abdullah b. Abbas (r.a.)'dan rivayet etmiştir.)Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, torunları olan Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.)'a hitaben yine şöyle derdi:"Şüphesiz ki, sizin atanız (İbrahim Aleyhisselâm) İsmail'i ve İshak'ı onlarla koruyordu." (Buharî, İbn-i Abbas (r.a.)'dan rivayet etmiştir.)2)



İKİNCİ TEDBİR:
Nazar değmesinden korunma yollarından biri de, korktuğu ve şüphelendiği kişilerin yanında güzelliklerini teşhir etmemelidir.Hafız el-Bağavî "Şerhü's-Sünne" eserinde anlattığına göre, Hz. Osman b. Affan (r.a.) çok güzel bir çocuk görmüştü.Bunun üzerine, onu nazardan korumak için çocuğun velisine şöyle dedi: "Bu çocuğun çenesine siyah boya sürerek onun güzelliğini kamufle ediniz."

3) ÜÇÜNCÜ TEDBİR:

Gözdeğmesinden korunma yollarından biri de, görüp beğendiği bir şey hakkında, gören kişinin bereketle dua etmesidir.Bir kimse, kendi gözünün başkasına zarar vermesinden korkarsa, ona baktığı zaman şöyle demelidir:"Allah (c.c.) onu sana mübarek etsin." (Benzer ifade ile Bkz. Ebu Davud. Nikâh, 36; Tirmizî, Nikâh, 7; İbn-i Mâce, Ezan, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/281.)Veya şöyle demelidir:"Ya Rabbi! Ona mübarek eyle." (Benzer ifade ile Bkz. Müslim, Zühd, 74; Ebu Davud, Vitir, 31; Nesaî, Zekât, 12; İbn-i Mâce, Zühd, 8; Ahmed b. Hanbel, müsned, 3/108, 188, 5/77.)Yahut şöyle demelidir: "Mâşâallah (Allah ne güzel yapmış) Allah'tan başka kuvvet (sahibi) yoktur." (Ebu Davud, Edeb, 101.)Ya da buna benzer dualar etmelidir. O zaman Allah (c.c.)'ın izni ile zarar defolur gider.Kendi nefsinden, başkasına nazar değmiş olmasından şüphelenen ve endişe duyan kimsenin yapması gereken şey, Allah (c.c.)'dan korkması ve gözdeğmesine sebep olabilecek şeylerden sakınmasıdır. Bunun için Allah (c.c.)'ı çokça zikretmeye devam etmelidir. İnsanlardan hoşa giden bir şey gördüğü zaman Allah (c.c.)'dan, onu mübarek kılmasını dilemelidir.Yüce Allah (c.c.)'ın, insanlara vermiş olduğu nimetlere kesin olarak hased etmemelidir. Çünkü, eğer onlara hased ederse, sanki Rabbine karşı itirazda bulunmuş gibi olur.Cevap 3:

NAZAR DEĞMESİNDEN SONRA

Yukarıda, nazar değmemesi için alınacak tedbirler ve korunma çareleri açıklanmıştı. Nazar değdikten sonra da şeriata uygun çareler vardır. Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde bu hususa işaret eden deliller bulunmaktadır.Yine şu sure ve ayetler dua maksadıyla okunmalıdır.a) Fatiha Suresi,b) Ayetü'l-Kürsî,c) Felâk Suresi,d) Nâs Suresi,e) Ayrıca Cebrail Aleyhisselâm'ın, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'e okuduğu ve öğrettiği şu dua okunmalıdır:"Allah (c. c.) 'in ismi ile sana rukye ederim (okuyup üflerim). Sana eziyet veren her şeyin şerrinden, Her nefsin yahut hased edenin kem gözünün şerrinden Allah (c.c.) sana şifa versin. Allah (c.c.)'in ismi ile sana rukye ederim" (Buharî, Kitabu't-Tıb, 38; Müslim, Kitabu's-Selam, 40; Ebu Davud, Kitabu't-Tıb. 19; Tirmizî, Kitabu'l-Cenâiz, 4; İbn-i Mâce. Kitabu't-Tıb, 36. 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned. 6/332.)Yine Resûlüllah (s. a.v.) Efendimiz' in bir hastalığı olduğu zaman Cebrail Aleyhisselâm gelir ve şu duayı okurdu: "Allah (c.c.) 'in ismi ile sana rukye ederim (okuyup üflerim). Allah (c.c.) bütün hastalıklardan sana şifa versin. Hased ettiği zaman hased edenin şerrinden ve bütün kem gözlülerin şerrinden (seni korusun.)" (Müslim, Hz. Âişe (r.a.)'dan rivayet .etmiştir.)Bazı İslâm büyüklerinden nakledilmiştir ki; gözden sakınmanın şartı, iyilikleri, güzellikleri, zînetleri gizlemektir. Bir kimsenin kendisini, ailesini veya çocuğunu süsleyip el âleme teşhir etmesi uygun değildir. Allâme İbnu'l-Kayyım diyor ki: "Kim bu duaları okuyup tecrübe ederse, faydasının derecesini ve ona ne kadar çok ihtiyaç bulunduğunu anlar. Bu dualar, nazar edenin tesirine mâni olur. Onu okuyan kimsenin imanının kuvvet derecesine göre nazarın etkisini giderir. Çünkü bu dualar silahdır. Silah ise, kullanana göre etkili olur."Abdullah es-Sâcî (r.a.)'ın anlattığına göre, kendisinin çok güzel bir devesi vardı.Birgün devesine binerek yol arkadaşları ile beraber sefere çıktı. Yolculardan biri vardı ki, gözü değerdi. Bu durumu bilenler Abdullah'ı uyardılar. Devesini o adamın gözünden sakınmasını söylediler. Abdullah o adamın, devesine bir zarar veremeyeceğini söyleyip pek aldırmadı. Abdullah'ın sözlerini ve davranışını da o adama anlattılar. Adam, kendisini ispat etmek için Abdullah'ı kollamaya başladı. Bir mola sırasında Abdullah oradan ayrılınca, adam hemen gelerek deveye nazar etti. Biraz sonra deve hastalanıp yere düştü. O sırada Abdullah da çıkageldi. Deveyi o vaziyette görünce neler olduğunu sordu.Dediler ki: "Sen gidince hemen o adam gelip deveye nazar etti.Hayvana bakınca o da bu hâle geldi."Bunun üzerine Abdullah: "O adamı bana gösterin" dedi.Onlar da gösterdiler. Abdullah, adamın yanına varıp karşısında durdu.Sonra şu duayı okudu:"Allah (c.c.)'ın ismiyle hapsedenin hapsinden, Kuru taşın (şerrinden), Yakıcı kıvılcımın (şerrinden Allah 'c.c.)'a sığınırım).Nazar edenin gözdeğmesi, kendi aleyhine dönsün ve en sevdiği kişinin üzerine dönsün.Gözünü çevirip de (sema' ya) bak! Bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kez çevir de yine bak. Göz hor, Hakir, Bitkin ve ümidini kesmiş olarak tekrar sana döner." (Bu duanın son kısmı, Mülk Suresi'nin 3. ce 4. ayetleridir. Bkz. Mülk, 67/3-4..)Abdullah es-Sâcî bu duayı okuyunca gözdeğmesi kalktı. Allah (c.c.)'ın izni ile devesi iyileşti.Cevap 4:

UYARILAR1)

BİRİNCİ UYARI:

Gözdeğmesi (nazar) bazan insanlardan olur. Bazan da cinlerden olur.Mü'minlerin annesi Ümmü Seleme (r.a.)' dan rivayete göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, evinde bir kız görmüştü. Kızın yüzünde bir değişme farketti ve şöyle buyurdu: "Ona rukye yapınız (okuyup üfleyiniz). Çünkü onda gözdeğmesi (nazar) vardır." (Buharî ve Müslim, Ümmü Seleme (r.a.)'dan rivayet etmişlerdir.) Hafız el-Bağavî diyor ki: "Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz nazar değmesine işaret ederken cinlerden nazar değmiş olacağını kasdetmiştir."Deniliyor ki: "Cinlerin nazar etmesi, mızrak ucundan daha tesirlidir." Şüphe yok ki, insan kirli elbiselerini değişmek için çıkardığı vakit, Yahut tuvalet ihtiyacını gidermek için, Ya da bir başka sebeple avret yerini açtığı vakit cinlerin nazarından korunmak için dua etmelidir. Bu da Cenab-ı Hakk'ın ismini zikretmekle olur.Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Onlardan (insanlardan) biri helaya girdiği zaman, başka bir rivayette, elbisesini çıkarıp bir yere koyduğu zaman bismillah demesi, cinlerin gözleri ile Ademoğlunun avret mahallinin arasında bir perdedir." (Tirmizî. Sünen'inde ve Ahmed b. Hanbel de Müsned'inde rivayet etmişlerdir.)2)

İKİNCİ UYARI:

Cenab-ı Hakk'ın ihsan ettiği sağlığı, Güzelliği, Nâli olduğu nimetler ve sair sebeplerle gözdeğmesine hazır olan kimse, daima tedbirli olmalı ve kendisini teşhir etmemelidir.Özellikle kadınlar kendi güzelliklerini ve bilhassa kız çocuklarının güzelliklerini aşırı derecede teşhir etmemelidirler. Çünkü bunun sonucunda birçok üzücü olaylara şahit olunmaktadır.Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Esma binti Umeys (r.a.)'a hitaben şöyle buyurmuştur:"Bana ne oluyor ki, kardeşoğullarının cisimlerini zayıf görüyorum! Yardıma muhtaç duruma gelmişler." (Müslim, Câbir b. Abdullah (r.a.)'dan rivayet etmiştir.) Bunlar Hz. Cafer b. Ebu Tâlib'in çocukları idiler. Esma dedi ki: "Onların bir hastalıkları yok. Fakat onlara nazar değdi."Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "(O halde) sen onlara rukye yap. (okuyup üfle.)" (Ahmed b. Hanbel. Müsned, 3/333.)3)

ÜÇÜNCÜ UYARI:

İnsanlardan bazıları rukye tedavisi (okuyup üfleme) talep ettikleri zaman okuyan kişinin inancının sağlam olup olmadığını, Maksadını, İlmini araştırmıyorlar. Bu sebeple de sahtekârlara, Büyücülere ve kötü maksadlı olanlara yöneliyorlar. O bozguncular, yapıcı olmaktan çok yıkıcıdırlar. Hatta onların içinde niceleri vardır ki, haram olan şeyleri, Yahut bid'atları, Ya da şirk olan şeyleri insanlara emrederler. Böyle kimselerin şerlerinden muhafaza etmesini Yüce Allah (c.c.)'dan dileriz.Rukye (okuyup üfleme) talep eden kimseye gereken şey, dikkatli olması ve işini sağlam apmasıdır. Yani, ya kendisi okumalı, Yahut da buna ehil olan imanlı ve ihlâslı kimseleri bulmalıdırlar. Şunu da iyi bilmelidir ki; Eğer şeriatın uygun gördüğü şartlar uygun olmazsa, rukye yapmak caiz olmaz.Hz. Yusuf Aleyhisselâm'ın kıssasını anlatan şu ayetin mânâsını derin derin düşünmeliyiz:"Ayrı ayrı kapılardan (şehre) girin (ki size nazar değmesin.) Yine de Allah'ın takdir ettiği bir şeyi ben sizden gideremem. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben ona güvenip dayandım. Tevekkül edenler de yalnız ona güvenip dayanmalıdırlar." (Bkz. Yusuf, 12/67.)Bilmelidir ki, gözdeğmesinden (nazardan) korunmak ve onu tedavi etmek, ancak Allah (c.c.)'dan ve onun Resûlü'nden gelen şeylerin doğruluğuna inanmakla mümkün olur. Eğer bu konuda şüphe ve tereddütleri olursa, ilacın tesiri de azalır.Selam ve dua ile...

20 Mart, 2008

Yağmur arası mola...

Yine yazamadım geçti uzunca bir süre... Akan zamana yetişemedi yazılmayı bekleyen dilekler... Paşamız biraz daha iyice... Bağışıklık sistemi çökmüş, onca tahlil ve tetkikten başkaca birşey çıkmadı, şükür... Verdiği 10 kilo ve uzunca bir hastalık sürecinden sonra, toparlanmaya çalışıyor şimdi. Hastayla uğraşan hastadan hasta olur sözü gereği bizde biraz yıprandık ama, Rabbimize şükür, netice iyiye gidiyor.
Bizden çok daha zor durumda, amansız hastalık, yoksulluk ya da düşman zulmü altında inleyen insanlara daha samimi dua etmemize ve sabretmemize vesile olan bu süre inşallah bizim için hayır oldu.

Günlerdir yağmur yağıyor şehre... Yeşillikler köpürmüş, ağaçlar donandı. Sabah ki toplantının olduğu son katın cam tavanına çarpan yoğun yağmur damlaları bir şelale kenarındaymış gibi his verdi. Başbakan adayımızda baharla birlikte yaz etkinlikleri hayalleri kuruyor. Ayrıca kaydolduğu at klubünde hafta sonları, kendisi gibi beyaz bir at buldu ismi 'şeker'

Ali'yi merak edip yorum bırakan dostlarımız, Serra, Yıldız, Şennur, Şükran, B.Çiçeği Öznur, Hatice, Münevver Abla, F.İncegülü, Perihan, Nazlı, Gül, Candan, Hülya, Sonja, Tuhfe, Beyhan, Serinmavi, Elvan ve Berrin'e gönülden teşekkürler, sevgiler...

Bahar ve yağmurla birlikte bu kez de bir halk şiiri ile yazımı noktalamak istiyor, hepinizi Allah'a emanet ediyorum.

Bahar geldi çayır çimen yürüdü

Yaylaya göçmenin zamanı geldi

Dağlar yeşil giydi karı eridi

Suyundan içmenin zamanı geldi

Çok şükür bu yıl da erdik bahara

Gülü gördü bülbül başladı zara

Açıldı sinemde bin türlü yara

Yine dert açmanın zamanı geldi

Pınarı var ormanı var gölü var

Çiğdemi var çiçeği var gülü var

Arısı var peteği var balı var

Bunları seçmenin zamanı geldi

Hüdaî zamanın geçer boşuna

Kuşlar bile hep kavuştu eşine

Şimdi bu mevsimde dağlar başına

Yar ile kaçmanın zamanı geldi
Aşık Hüdai

01 Mart, 2008

Bir Açıklama..

Oğlumun rahatsızlığı dolayısı ile uzunca bir süre sayfamı güncelleyemedim. Ziyaretçilerime ve yorum yazan dostlarıma teşekkür ediyor tüm şehitlerimize Rabbimden rahmet diliyorum. Şehit ailelerimize, özellikle annelerine engin sabır diliyorum. Bir anne için en zor şey evlat acısı. Devlet ve millet olarak her zaman yanlarında olmamız dileği ile...

Ayrıca iyileşme sürecinde dualarıyla destek olan başta Feride ve Nisa olmak üzere tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyor, tüm hastalarla birlikte tamamen sağlığına kavuşmasını diliyorum.

10 Şubat, 2008

Ve Nihayet Kartepe Görüntüleri ve Şiir...

pür âteşim açdırma benim ağzımı zinhar!
zâlim beni söyletme derûnumda neler var...
bilmez miyim ettiklerini, eyleme inkar!
zâlim beni söyletme derûnumda neler var...

‘Takrîr edemem sûz-ı dil ü derd-i derûnum Söyletme beni hâtır-ı zârımda keder var’
Karanlıkta Kar Yağıyor

Ne maveradan ses duymak,
ne satırların nescine koymak o,
ne bir kuyumcu merakıyla islemek kafiyeyi,
ne güzel laf,
ne derin kelam...
Çok şukur
hepsinin
hepsinin üstündeyim bu aksam.
Bu aksam
bir sokak şarkicisiyim
hünersiz bir sesim var;
sana,
senin işitemeyeceğin bir şarkiyi söyleyen bir ses.
Karanlıkta kar yağıyor,
sen Madrid kapısındasın.
Karsında en güzel şeylerimizi
ümidi, hasreti, hürriyeti
ve çocukları öldüren bir ordu.
Kar yağıyor.
Ve belki bu aksam
ıslak ayakların üşüyordur.
Kar yağıyor,
ve ben simdi düşünürken seni
şurana bir kursun saplanabilir
ve artık bir daha ne kar, ne rüzgar, ne gece...
Kar yağıyor
ve sen böyle deyip
........
........Nazım Hikmet Ran

23 Ocak, 2008

Kartepe'den..




Hafta sonu İzmit Kartepe'den. Diğer görüntüler ve yazı daha sonra paylaşmak üzere..




Bir hafta kadar evdeyim. Fotoğraflar işyerindeki bilgisayarımda. Getirtebilirsem paylaşacağım, yoksa da haftaya. Şu an Istanbul'a lapa lapa kar yağıyor, bizim başbakan ve de her daim komutan adayı oğluşumuz pencereden yerlerin kar tutmasını bekliyor heyecanla. Sivas'tan gelen kuzueni uyuyor. Uyanıpta karı görünce dün Kuzuluk'ta olduğu gibi feryat eder eminim. Bıkmış çocukcağız Sivas'ta benim bile hiç yaşamadığım Sibirya soğuklarından, buzdan, kardan. Babasının arabası donup, arızalanmış. Kuzuluk'a benim bu aralar pek te iyi olmama rağmen, Oğluş sevdiği için iştahı açılır diye gittik. Kuzenimiz pek tombik, O'na az ye denirken biz, aman oğlum birazcık ye çabalarındayız. Bizim ki kar duasında, tombik kuzen sıcaklık derdinde. Eh boşuna mı denir her kulun bir derdi var, değirmencinin ki de su diye......


Kuzenimiz ve abisinin yaz günlerinden bir görüntü.Turunculu olan kuzenimiz. Yanında ki başbakanımız. O vakitler kilolar birbirine yakın :))





16 Ocak, 2008

Gülelim, Düşünelim

Turnanın teline dokunalı epeyce oldu; eski siyasetçilerimizden Osman Bölükbaşı'nın Sivaslılara hitabında olduğu gibi; yeşili bol, lakin dökümü olmayan - samimi yorumlarını esirgemeyen blog arkadaşlarım müstesna- ziyaretçilerime neler yazmayı düşündüm neler ama, ne kadar koşuştursamda vakit yetmiyor ki efendim. Nerede okumuştum hatırlayamadım ama, hani deniyor ya, "koşturmaca, keşmekeş deli ediyor deli, iyi ki bu günleri görmedin Orhan Veli" Orhan Veli'nin yaşadığı çağlardaki gibi az yoğunluk, az giysili, oyuncaklı ama, bir alay yaşıtı ile mutlu, iştahlı çocukların yaşadığı bir zaman dilimine ışınlanmak isterdim. Eh, evdeki ufaklık yirmi günde, yedi kilo verince birden kaydı bizim konu.

HER ŞEYE RAĞMEN "MAZERET YOK"

Önceki akşam bir programımız vardı. Dr. Şaban Kızıldağ'ın da konuşmacı olarak katılacağını duyunca, ilk etapta yorgun argın bir de konuşmamı dinleyeceğiz düşünceleriyle salona ilerledim. Lakin itiraf etmeliyim ki, konuşma sonunda dinlendiğimizi hissettik. Şaban Bey'in aktardığı, eğitim verdiği İETT şöförleri gibi "damardan giriyor şeref... " demedi isek te onlar gibi pek mutlu-mesut dinledik.

Konu itibariyle, Prof.Dr.Canan Çetin hanımefendi'nin zevkle dinlediğimiz seminerlerinde olduğu gibi kendini keşfeden, mükemmel yaratılan ama, önce sınırlayarak yetiştirilip, akabinde mazeretler üreten bir toplum olmanın bariz örneklerini sıraladı.Canan Hoca'nın güzel tabiri ile kartal olarak doğup, kendini tavuk olarak yetiştiren aile ve çevre sayesinde tavuk mezarlığında yatan kartaltavuğun serüvenine bir başka açıdan baktı Kızıldağ. Konuşmasına milletimize has, birkaç sivri örnek ile başlayarak.

Aktardığı yaşanmış sivriliklerin ilki, "fabrikada bilmem kaç derecede yanıp, çeliği eriten fırında sigara yakan iki kafadardan Trabzonlu ölüyor ve kayıtlara iş kazası olarak geçiyor. Teşvik eden Giresunlu bu sigara keyfinden sağ kurtulabiliyor."

Yine Rize Çayeli'nde "ayakkabısındaki kumu çıkarmak için elektrik direğine tutunup, ayağını sallayan adamcağızı çevreden gören iyiliksever insanlar(!) elektrik çarptığı düşüncesi ile kürek sapı ile çarpıp, kaburgasını kırıyorlar ve mahkeme kayıtlarına ' iyi niyetli yaralama' olarak geçiyor."

Memleket özelliklerimizi anlatması açısından bariz bir örnek olan hikayecik te ise;

Birlikte yolculuk yapan Trabzonlu, Kayserili ve Diyarbakırlı kazada vefat edip, defnedilirler. Hikaye bu ya, belli bir süre sonra, Trabzonlu çıkagelir. Nasıl oldu deyince, beşmilyar verirsem dönebileceğim söylendi, verdim, döndüm geldim der. Peki diğerleri ne yaptı diye sorulunca; ben gelirken Kayserili üç bin beşyüz olmaz mı diye pazarlık yapıyor, Diyarbakırlı ise ben vermem devlet versin diye diretiyordu der."

Örneklerimizden sonra Maraş'ın orman köylülerinin tabiri ile,"gelgelelim çam kesmeye", sadede efendim.

"Bir musevi çocuk, beni yavrum dünyayı değiştirecek, uçaklar yapacak, arz-ı mevudu gerçekleştirecek ninnileri ile büyürken, bizim çocuklar nerdeyse halen 'dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana, kov bostancı danayı, yemesin lahanayı' gibi en fazla kendinin olmayanı yememe dışında, hiçbir anlam ifade etmeyen ninnilerle büyür. Ha bir de 'tıpış tıpş yürüsünü' duyabilir yürür, okur, bir işe gider gelir ve tüm kutsal kitaplarda mükemmel yaratıldığı ifade edilen, bizim kitabımızda da 'ahsen-i takvim- en güzel şekilde yaratıldığı' belirlilen insan dünyayı değiştirebilecek, büyük işlere ve buluşlara imza atacak güçte görmez kendini.

Nasıl görsün ki ıssız adada bile, insanın neler yapabileceğini ifade eden Robinson Cruse' yi pek fazla, hatta birçoğu işitmez ama, önüne çıkan eski bir lamba ile saraylar sahibi olup, padişah kızı ile evlenen Alaattin'i hepsi bilir. Yine bir kuyuya leblebi atıp, binbir çeşit yemekler sunan sofraya ve altın -gümüş akıtan değirmenlere sahip olan Keloğlan masallarının envai çeşidini dinleyerek büyür ve bunların hiçbirinde de çalışmak, çok çalışmak, üretmek ve kendine güvenmek yoktur.

Masallarda ki cin çıkmayınca da, loto, toto, piyango hayalleri peşinde tükenir nice ömür. Bir Kızıldağ'dan bir kendimden yazıyorsam da mevzu aynı olunca mesele olmaz diyorum. Girişimcilikten uzak, sadece sessiz, saygılı, başına vur ekmeğini elinden al örneğinin sitayişle anlatıldığı bir süreçte büyüdü bizim nesil.

Günümüzde de pek istikbal vadeden bir çocuk terbiyemiz ve eğitimimiz olduğu söylenemez ya. Şimdi de her imkan önüne dercedilen, hayatı tanımayan, en ufak bir sıkıntıda kumdan kale gibi dağılacak çocuklar yetiştiriyoruz.

Okulda hep anlatılan yurdumuz bir cennet, yeraltı ve yerüstü kaynakları zengini bir ülkeyiz denir de Japonların belirttiği gibi, Hiroşuma'yı çocuklara gösterip, bakın biz güçsüzken başka devletler geldi ve bizim atalarımızı bombalayıp öldürdü. Biz güçlü olacağız ki, başkaları gelecek cesareti bulamasın örneğini biz de Çanakkale gezilerinde anlatmalıyız. Turist gibi gezmeyip, 'hasta adam' olmanın kaç bin ecdadımıza mal olduğunu, tüm olumsuzluklara rağmen inançla duvar ördüğümüzü, bundan böyle inançlı ve güçlü bir millet olmaya mecbur olduğumuzu vurgulamalıyız.

Bizim en çok yaptığımız, laf üretmek, bir şeyleri herşeye rağmen başarmaya odaklanmak yerine ' mazeret üretmek.'

Halbuki bize düşen Münir Arıkan'ın tabiri ile, olmak, bulmak ve kalmak. Odaklanmak, illa başarmak. Kızıldağ'ın salona tekrarlattığı gibi, hep birlikte tekrarlayıp, inanalım. HER ŞEYE RAĞMEN MAZERET YOK. MÜKEMMEL YARATILAN BİR İNSANIZ, BULUNDUĞUMUZ NOKTADA EN İYİSİNİ YAPIP, BAŞARMAYA MECBURUZ.

Lise yıllarımda okuduğum bir sözü şiar edinip, meslek lisesinde okumama rağmen, yapabileceğim en iyiye odaklanmıştım. "Gül dalında gonca değil, dağ yolunda yonca olabilirsin. Ama o yoncaların en iyisi sen olmalısın." Hayat hiçbir şeyi altın tepside sunmayabilir ama, elinde olan kumaştan en iyi elbiseyi dikebilirsin diyor ve hepinizi Allah'a emenet ediyorum. Hoşçakalın.


07 Ocak, 2008

Turna'nın Teline Dokunurken...

Bu ülkede yaşayıp ta, bir turna hikayesi hele hele türküsü duymayanımız var mıdır bilemiyorum. Kişi, deyim yerinde ise, çantada keklik görüp, kaybetmeyeceğinden emin olduğu hususlarda çok rahat olur ya, bende turnalar, telli turnalar konusunda öyle idim. Onlar hep bizim, türküleri de milletimizin idi...
Gönül teline dokunan türküleri rast gelince dinlemenin dışında ilk kez, geçtiğimiz günlerde Zaman'da neşredilen Sadık Yalsızuçanlar'ın batan tekneyle birlikte Ege'nin serin sularında hayatları ve ümitleri sönen kaçak göçmenlerle ilgili yazısını okuyunca daha bir derinden hissettim. Ortadoğu ve Afrika kökenli garibanların ekmek uğruna yaptıkları yolculuğu, turna türküleri ile ifade etmiş, Yalsızuçanlar.

Bir Çift Turna Gördüm Durur Dallarda

Seversen Mevlayı Kalma Yollarda

Sizi Bekleyen Var Bizim Ellerde

Bizim Ele Doğru Gidin Turnalar

Turnam Dertli Öttün Derdimi Deştin

El Vurdun Yaremin Başını Açtın

Esinden Mi Ayrıldın Yolun Mu Şaştın?

Doğru Bir Katara Gidin Turnalar

Fazla Gitmen Bizim Ele Varınca

Selam Söylen Ese Dosta Sorunca

Sağ Selamet Menziline Varınca

Benden Yare Selam Edin Turnalar

Eşinden, sevdiklerinden geçim gailesi ile ayrılıp, doğru bir katara da varamayan gariplere sağ-selamet menzile ulaşmak ta nasip olmamıştır.

Telli turnaların gönül telimize dokunması bu vakıa ile de sınırlı kalmadı. Sonra ki hafta, telli turnaların Muş-Bulancak'ta bulunan 11 taneden ibaret olduğunu öğrendim. Bu demekti ki, bir çok canlı da olduğu gibi, o çok bizim olan, halkımızın türkülerinde, gönlünde çok yer eden telli turnaları bizden sonra ki nesil, sadece resimlerinden tanıyıp, türkülerde adını işitecek.

"Ben derdimi hangi dağa... Turnalar " ya da

Kaleli Hafız'ın arşiv bantlarında ki gibi

"Çıkın akbabaya edin niyazı,

Uğrama Pasin'e geç gelir yazı

Bizde de misafir Erzurum sazı

Ordan yare selam edin turnlar" diyerek yarine, sevdiklerine bir selam göndermesi muhal olmaz mı biraz..

Bizden sonra ki nesil bir yana biz de turnaları toplam kalite sistemi çalışmalarında "simurg" larla tanıdık diyebilirim. V şeklinde uçan, bu şekilde rüzgarı engelleyen, ayrıca mükemmel bir takım çalışması ile, en önde uçanın belli bir süre sonra en arkaya geçerek, takımın uçuş hızını hep aynı seviyede tutan simurgları örnek alırken çok yakınımızda ve hep bizim olduğunu düşündüğümüz turnalar olduğunu öğrendik.

Tabii katar katar olup, gelen turnalara sevdiklerini soran ahvadın derdi daha başka olunca bu özelliklerini algılamadık.

Katar katar olmuş gelen turnalar

Bizim elden haberiniz var m'ola

Fidan boylu da gül yüzlü yarim

Benim ile ahtımanı bir m'ola

.... ....... ........

Oyna turnam oyna yüksekte oyna

Kalma şu sehilde Konur'da yayla

Turna başın için gel doğru söyle

Derbeder Öksüz'ü anan var m'ola

Yine, flamingolar olarak bildiğimiz sevimli kuşların da türkülere sıkça konu olan "allı turnalar" olduğunu bilmezdik birçoğumuz.

Turnalar turnalar allı turnalar

Turnalar turnalar telli turnalar

Şanlı turnalar

Nazlı yar gayri gelmezmi

Halinden haber vermezmi

Bunca hasretlik yetmezmi derken, yine;

"Allı turnam bizim ele varırsan,

Şeker söyle kaymak söyle, bal söyle,

........

Eğer bizi sual eden olursa,

Boynu bükük, benzi soluk yar söyle,

.... .......

Allı turnam ne gezersin havada,

Arabam kırıldı, kaldım burada,

..... ......

Ne onmamış kulumuşum dünyada

Akşam olsun allı turnam dön geri,

...... ....... turnalar ey" derken sanki tüm derdini açıp, gamını, kederini paylaştığı turnalardır.

Turna'ya dökülen dert çok, gönül telinin turna teli ile birleştiği türkülere bu sayfa yetmez. Hain eller tarafından gençliklerinin baharında, ümidlerinin kapısı olan bir dershane önünde katledilip,bir nazlı turna gibi uçup giden, yüreğimizi kanatan yavrularımız misali, telli turnalar da döner mi bilmem.

Hain ellerin son çırpınışında, genç fidanlarımızın ailelerine Rabbim sabır versin.

Milletimiz ve memleketimiz payidar olsun.

Son bir telli turna dörtlüğü ile hoşçakalın efendim.

Telli Turnam Gökyüzünün Gülüdür

Esip Konducağın Bağdat Elidir

Gözüm Yaşı Mahramalar Çürüdür

Aşamazsan Telli Turnam Dön Geri

03 Ocak, 2008

Kar Var Istanbul'da!..

Bu sözün doğrusu yağmur var Istanbul'da ama,-küresel ısınma günlerini saymazsak- yağmurla çoğu kez hemhal olan bir şehir için, asıl heyecan uyandırıp, haber vermeye değer olan " kar var Istanbul'da" cümlesi diyorum.

Bu sabah önce Karacaoğlan'ın tabiri ile incecikten bir kar başlayıp, elif elif diye yazdıysa da biz biraz sonra kesileceğinden neredeyse emindik. Çoğu cılızların kuvvetlilere galebe çalması gibi, kar yağışı giderek güçlendi ve pencereden baktığımızda cümle ağaçlar, karşı tepeler ve de otoparktaki araçlar karla kaplandı. İşyerindeki herkes birbirini muştularken, çoktandır kar bekleyen bizim başkaban oğul da bu muştudan nasibini aldı lakin, bir dev şehir olan bu şehri İstanbul'da henüz bizim ilçeye kar yağmadığından oğluşum sevinemedi sabah. Sonrasında okula giderken başladı mı kar orada da akşama öğreneceğiz bakalım.

Bu sabah biraz hüzünlü şiirler dilimde ise de, sabah baygınlık geçiren personelim bu hüznümü bir kat daha artırdı ise de, çocukluumda yaşlıların söylediği gibi, yağan karın havanın mikrobunu alıp götürdüğü gibi benim de hüznüm, lapa lapa yağan karla geçip gitti.

Şimdi kar şiirleri dolaşır belleğimde. İlki Sezai Karakoç'tan.

"Karın yağdığını görünce

Kar tutan toprağı anlayacaksın

Toprakta bir karış karı görünce

Kar içinde yanan karı anlayacaksın" derken, Nazım Hikmet kar yağışını anlatırken beni çocukluğuma götürür biraz da.

Kar Yagiyor

Lambayi yakma, birak,

sari bir insan başidüşmesin pencereden kara.

Kar yagiyor karanliklara.

Kar yagiyor ve ben hatirliyorum.

Kar...

Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman işiklar...

Ve şehir kör bir insan gibi kaldialtinda yagan karin.

Lambayi yakma, birak!

Kalbe bir biçak gibi giren hatiralarindilsiz olduklarini anliyorum.

Kar yagiyorve ben hatirliyorum.

Erdem Beyazıt, Kar Altında Hüzün Denemesinde, biraz da benim sabah ki hüznüm ile karı birleştiriyor sanki.

Kar Altında Hüzün Denemesi

Dünyanın en uzun hüznü yağıyor

Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne

Kar yağıyor ve sen gidiyorsun

Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun

Belki bulmağa gidiyorsun

kaybettiğimiz O insan ve tabiat çağını

Dön bana ve dinle

Kuşlar uçuşuyor içimde

Loş bir keman solosu gibi

Kuşların uçuştuğunu içimde

Dön bana ve dinle.

Karanlık denizlerin dibinde

Birtakım incilerin olduğunu

Birtakım incilere ve hatıralara

Neden bağlı olduğumuzu unutma.

Duy beni ve dinle

Denizler boğuşuyor içimde.

Unutma diyorum ama sen anla

Anlat bizim de yaşamak istediğimizi onlara.

Derken bekli de en ziyade zülfiyare dokunan, Yahya Kemal Beyatlı'nın 'Kar Musikileri' ve O'nu zikretmeden bu babı kapatmak olmaz.

Kar Mûsikîleri

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;

Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,

Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...

Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,

Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle,

Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,

Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık! der. Kar şiirleri, türküleri ve de doğup, büyüdüğü vakitler 'tam altı ay yağan kar' ile büyüyüyen bendeniz de karla ilgili yazacak çok ama ne yer yeter, ne zaman.

Daha önce yazılan;

akcahan.blogspot.com/2007/01/kar-yazisi.html

akcahan.blogspot.com/2007_02_01_archive.html

adreslerine de dileyen bir göz atabilir derken, karlı, bereketli, mutlu, umutlu yarınlar diliyorum. Hoşçakalın efendim.

01 Ocak, 2008

Yeni Yıl da ve Her Zaman..

Münevver Abla'nın sayfasında tesadüf ettiğim bu dileklerin yeni yıl da ve daima şahsımda ve insanımızda var olması temennisi ile..

Yurdumuzda milletce; sağlık ,huzur,hoşgörü ve barış içinde sevgi dolu bir YAŞAM.

Hayatın güçlüklerine katlanabilecek kadar İNANÇ,* Geleceğin daha iyi olacağına inanacak kadar ÜMİT,
* Doğru bildiklerim için mücadele edebilecek kadar CESARET,

* Topluma, aileme, İslam’a faydalı olabilecek kadar SAĞLIK,*

İhtiyaçlarıma yetebilecek, zekâtını verebilecek kadar PARA,*

Başkalarının daima iyi yönlerini görebilecek GÖZ,*

Çevremizdeki insanlara yardım eli uzatacak kadar CÖMERT,

İnsanlardan karşılık beklemeden yapabileceğimız İYİLİK,

* Hayatın zorluklarına karşı hayatı ve insanları kuşatacak SEVGİ,

* Yastık kadar yumuşak ve rahat bir VİCDAN,

* Dilini, belini, kalbini, keseni ve gözünü haramdan saklayabilecek İRADE,

* Gördüklerinin, duyduklarının düzelmesini bekleyebilecek kadar SABIR,

* Günahlarını, noksanlarını itiraf edebilecek kadar FAZİLET,

* En kötü halinde bile Allah’ dan razı olabilecek kadar ŞÜKÜR
ihsanı talebiyle... hoşçakalın...