25 Mayıs, 2007

Salı günü döndüm Istanbul'a. Normal vaktinden bir yarım saat geçikmeli inen uçağın, adalar üzerinde turlaması her ne kadar hoş bir manzara arzetse de, toplantıya yetişemeyeceğim endişesiyle epey bir tık tık etti kalbim. Hızlı bir koşuşturma neticesinde, türk filmlerivari ilk madde görüşülecekken girdim salona.

Dolu dolu geçirdiğim bir üç gün oldu bu. İştirak edeceğimiz program için cumartesi gecesi yol alırken bir ara uyanıp, gökyüzüne baktığımda yıldızlar elimi uzatsam dokunabilecek kadaryakın ve pırıl pırıl idi. O an sizleri ve bu şehr-i Istanbul'da hep uzaktan arz-ı endam eden yıldızları hatırladım. Sizi andım, zira tur halinde gitmiyor olsaydık, aracı durdurup, görüntülemek ve sizlerle paylaşmayı çok istedim o an.

Yine acele yazıyorum, birazdan çıkmam gerek. Uzak diyarlardan anne-baba dostumuz olan çok sevdiğim bir ailenin kısa süreliğine buraya geldiğini öğrendim ve yarın tam gün performans kriterlerimiz üzerine bir toplantımız olduğundan, bu akşam görebileceğim ancak.

Bugün Necip Fazıl KISAKÜREK'in vefat yıldönümü. Bizim şiir sever küçükhanım hatırlattı. 25 Mayıs 1983'te ben matematik çalışırken, haber almıştım. Rahmetle anıyor ve meşhur şiiri Çile ile sizleri başbaşa bırakmak istiyorum. Baki kalan bu kubbebe hoş bir seda imiş, hoşçakalın efendim.

ÇİLE..

Gaiblerde bir ses geldi:

Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi,

künde üstüne künde...

Pencereye koştum:

Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!

Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,

Kustum,

öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta,

bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya,

hikayesi zor;

Makâni bir satıh,

zamanı vehim.

Bütün bir kainat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen,

hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük,yetiş,

takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim,

yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

Sonum varmış,

onu ögrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selam sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;

Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken patlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

Lugat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl!

Açıldı kapı;Atlas sedirinde mavera dede.

Yandı sırça saray, ilahi yapı,

Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

Içiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab,

bilinmez bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak...

Necip Fazıl Kısakürek

18 Mayıs, 2007

Yine Yola Düşerken....

Yarın yine bana yol göründü, leyleği havada da görmemiştim ama... Bu sabah Annemle kahvaltı yapabileceğim kısmetse. Annemi görebileceğimi ve katılacağım programı düşünürken yüreğim pırpır ederken, okul dolayısı ile çocuklarla birlikte gidememem de tam aksi sinyaller yüklüyor yüreciğime.

Sadece üç gün bile olmayan bir program ama, sevinç, üzüntü, heyecan ve endişenin cem olduğu bir yumak oluştu bile.

Son zamanlarda bloguma neler yazmak istedim neler. Alınan her görüntü, tasarlanan her yazı güncelliğini kaybedip, uçtu gitti. Şu an da çok zar zor yazıyorum işte. Halbuki açarken blogu bu değildi hedefim. Gökten gül yağmaz, gül istiyorsak fidan ekmemiz gerekir diyen Göte gibi, gece-gündüz bir şeylerden vaz geçerek yapmalıyız, planladıklarımızı esasında.

Ben bu aralar işittiğim bir sözü çok beğenmiş, iç dünyama pelesenk etmiş vaziyetteyim. Sizlerle de paylaşıp, satırlarımı noktalayayım isterseniz. " Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil"
Fuzuli'ye ait bir söz. Çok yerlere uyan, derin bir cümle. Böyle çalakalemlerin de tesiri yok ama, kapatıp blogu, susup, sizlerden ayrılmaya da gönlüm razı değil. Sürçü lisan ettikse affola, görüşmek ümidiyle, sağlıcakla kalın efendim.
Not: Yollar Sivas'ın, havuz da kent merkezinden.




11 Mayıs, 2007

Hayat ve Ölüme Dair Gece Dokundurmaları...

Esasında oldu birkaç gün eve döneli. İyi insanlardan birinin daha iyi atlardan birine binip gittiğini düşünüyorum. Biz gittikten sonra eşimin yakınlarından iki kişi daha vefat ettiler. Ölümün yüzü soğuk pek tabii ki, ama nerede, ne zaman gerçekleşeceği hiç belli olmuyor. Sürekli cenaze evlerine girip-çıkıp o atmosfere alışmışken, diğer bir yakının izin alınarak biraz da mahcup bir eda ile icra edilen düğünü tebrik için uğruyoruz. Yakın binalardan birinde yine bir kalabalık görüyorum ve yanımızdakilerden biri açıklıyor. Ailenin tek oğlunun cenazesi gelmiş Kıbrıs'tan. İçimin acıdığını hissediyorum. Gencecik bir çocukmuş. Uzun bir süre rahatsız olduğunu işittiğim damadın başlamış düğünü cenazeler arasında sessiz sedasız devam ederken, komşunun
güçlü kuvvetli, sağlıklı delikanlısının ani bir ölüm sebep gösterilen cenazesi geliyor...

Hayat bu işte. Kimin başına ne zaman, ne geleceği bilinmiyor...

"Neylersin ölüm herkesin başında,
Nerede, ne zaman ve kaç yaşında,
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musaala taşında..." diyen şairden daha güzel nasıl ifade edilebilir ki?...

Bir "Sessiz Gemi"ye binerek gideceğimi, kimbilir ne zaman, nasıl ve nerde:

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan,
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller!
Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden." (Yahya Kemal Beyatlı)

Seni Cahit Sıtkı'dan, her mısram namusumdur diyen Yahya Kemal'den ve de Necip Fazıl'dan daha güzel nasıl anlatabilirim ki ey ölüm?!


02 Mayıs, 2007

Dünya Bir Değirmen

Dünya bir değirmen döner... Kimi çıkar, kimi iner... Bir yakınımızın da bu kervana katıldığı haberini aldık, sabah uçağı ile yola çıkacağız. Mekanı cennet olsun. Gününüzün güzel, ömrünüzün dolu geçmesi dileği ile...

"Ölüm ölene bayram, bayramda sevinmek var,
Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var."

28 Nisan, 2007

Candan'a Geçmiş Olsun

Sevgili Candan'a geçmiş olsun dileklerimle...

26 Nisan, 2007

GELDİ BAHAR....

Orhan Veli bir şiirinde kendisini mahveden havalardan bahseder hani.

BENİ BU HAVALAR MAHVETTİ

"Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti."

Esasında bu havalar, her zerredeki canlanma hepimizi hareketlendirir, biz de bir değişim yaşamak isteriz. Kimimizde biraz daha fazla olur, hele de çocuklarda. Bizim Oğluş da baharda kanı daha çok kaynayanlardan. Kendilerini motive etmek için 23 Nisan tatilini çok sevdiği Adapazarı civarında geçireceğimize söz vermiştik. Bir ay önce gittiğimizde bu kadar güzel değildi. Paşamız çok mutlu oldu. Görüntülerinde kimi Altındere, kimi Kuzuluk ve Dokurcun tarafından.

Bahar... Mevsimlerin en güzeli... Diğerlerinin güzelliği, her yaşım kendine göre bir güzelliği var tesellisi gibi belki de, ne dersiniz bilmem...

Alt postta beyimizi meftunu olduğu atlarla hasretlik gidersin diye çiftliğe gitmiştik ama, kapalı olunca payına bu kadarı düştü garibimin. Yol boyunca uzaktan gördüğü inekleri at sanıp, heyecanla ayağa kalkıp, hazırola geçtiyse de bir Malatya tabiri ile felek paşamıza yar olmadı.

Vakit bulamayınca gece yarısı kaleme alınan bu yazıda sürçü lisan olduysa affola. Hoşçakalın.




20 Nisan, 2007

FARKLI YAŞAM ÖYKÜSÜ İLE EİSENHOWER VE SOBE

Hepimizin beğenisini kazanan, "Tutuşturulmuş insan ruhundan daha etkili bomba tanımıyorum"sözü ünlü ABD Başkanı Eisenhower'a ait. Bu söz hayatının özeti gibi ve kişisel gelişime, hedefe odaklanmaya ve eğitime önem veren herkesin bu hayattan çıkaracağı dersler var. Adına doktrin oluşturmuş başkanlardan biri olduğu için fakültede de konumuz olmuştu. Nette araştırma yaparken rastladığım yaşam öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

EİSENHOWER

Genç çiftçi her zamanki gibi gün ağarırken uyanmıştı. Hayatının çiftlikle alakası olmayan ilk gerçek işine doğru tozlu yolda yorgun argın ilerliyordu.O gün hava sıcak ve boğucuydu, tipik bir temmuz günüydü. Aşırı nemle birlikte sıcaklık şimdiden 25 dereceyi bulmuş, 35 dereceye çıkması bekleniyordu. Uzun saatler çalışmak zorunda kalacağı fabrika çok daha sıcak olacaktı. Ama terfi terfidir, diye düşündü. Yürüyüşü hızlanırken önündeki teneke kutuya bir tekme attı. Sadece üç ay çalıştıktan sonra "kalfalığa" terfi ettiği için daha ilk günden işine geç kalmak istemiyordu. Çalıştığı yer küçük bir fabrikaydı. Kasalanmış, tabaka halindeki çelik galvanizlenip, parçalara ayrılıp soğuk perçinleme işlemine tabi tutuluyordu. Yürürken uzun adımlar atıyor ve vücudunu dik tutuyordu ama onu izleyen biri, biraz üzerine bol gelen giysilerinden garip ve fazla uzun boylu olduğunu düşünürdü. Hayli zayıf haliyle tarlasına girmeye çalışan kuşun üzerine atlamaya hazır bir korkuluğa benziyordu. Şu an erkek kardeşi ve Swede ile gittikleri dereye girip gün boyu orada kalmayı ne kadar çok isterdi. Orada geçirdikleri güzel anlar, haftada 6 gün ve genelde günde 12 saatlik işi yüzünden hayatından gittikçe silinmeye başlamıştı. Ama artık bir amacı vardı.İlk amacı ağabeyinin öğrenim görmesini sağlamaktı. Bunu kendiyle ilgili planlarının üzerinde tutuyordu. Aile bu konuyu etraflıca tartışmış ve karar vermiş ve o da razı olmuştu. Zaten sonra da sıra ona gelecekti. Dolayısıyla ikinci amacı da üniversitede okumasını sağlayacak parayı bir araya getirmekti. Ağabeyi kadar fazla paraya ihtiyacı olmayacağından bu faslı daha kolay halledeceğine inanıyordu. Eninde sonunda Deniz Harp Akademisi'ne gireceğine inanıyordu. Orada en yakın arkadaşı Swede ile buluşacaktı. Yaklaşmakta olan o büyük günü uzun zamandır planlıyorlardı. Bu gece de Swede ile buluşup olası sınav sorularının üstünden geçecek, akademinin belgelerini inceleyeceklerdi. Kendini amiral üniforması giymiş, büyük bir filoyu kumanda ederken hayal ederdi. Kahramanlarından biri Amiral Nelson'du. Hayat hikayesini defalarca okumuş, Nil Muharebesi'nden Trafalgar'a kadar önemli muharebelerini incelemişti. Acaba Swede'den önce amiral olabilecek miydi? Swede. Böyle bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslıydı. Kişiliğine, özellikle de hal ve tavırlarına hayrandı. Onun yapısında olmayı çok isterdi. İri yapılı olduğu halde Swede, kendinden küçük olanların onu iteklemesine ses çıkarmazdı, birçok kere kendi gücüyle halledebileceği halde arkadaşının araya girip onu korumasına izin vermişti.

"Nereye gidiyorsun, evlat?" Çiftçi çocuk birdenbire durdu. Hayallerine dalmış yürürken dükkanın önünden geçip gittiğini fark ederek kızardı. "Özür dilerim" dedi ustabaşına. "Bu kadar çabuk geldiğimi fark edemedim." "İyi. Şurada seni görmek isteyen biri var. Uzun süredir bekliyor." Ağabeyinin süthanedeki patronunu tamdı, adımlarını sıklaştırarak yanına vardığında adamı neşeli bir şekilde "Günaydın efendim" diye selamladı.Adam doğrudan konuya girdi. "Ağabeyin üniversiteye gidiyor, ben de sana onun işini teklif etmek istedim. Onun yarısı kadar bile çalışsan yeterli olacağına inanıyorum." "Te-teşekkür ederim" diye kekeledi. "Teşekkür etmene gerek yok. Senin ve ağabeyinin yaptıklarını takdir ediyorum. Swede'i de. Ben doğru dürüst bir eğitim almadım. Zor olanı yaptım, tabii okumak iş değil demek istemiyorum." "Anlıyorum efendim." "Esasında gelip seni görmek için zamanım olmazdı ama acilen birine ihtiyacım var. Kabul edersen işten çıkacağını hemen şimdi haber vermen gerekiyor. Ben de işime dönmeliyim." "Sanırım düşünmeme gerek yok. Maaşımın çok daha yüksek olacağım biliyorum." "Kazanmak için çok çalışman gerekecek. Kolay iş değildir ama siz çiftlikte yetişen çocuklar ağır işlerin altından kalkabiliyorsunuz. Bu, çok iyi bir özellik." "Bir dakika bekleyin, size süthaneye kadar eşlik edeyim" diye bağırdı genç çocuk dükkana doğru koşarken. Kısa bir süre sonra kırmızı bir suratla ve ter içinde dışarı çıktı. Nazik bir tavırla istifa etmişti.

Bir süre hızlı fakat sessiz bir şekilde yürürlerken çocuk nefesini tutuyordu. "Buzun nasıl yapıldığı biliyor musun, evlat?" diye sordu yeni patronu. "Bildiğimi söyleyemem." "Yaptığımız buzun büyük bir kısmını dondurmak ve besinleri saklamak için kullandığımızı bilirsin. Bunu, tenekelerce suyu olabildiğince tuz içeren salamura içinde dondurarak suni olarak üretiyoruz. Salamura, amonyak gazı içeren borularla eksi 20 derece soğukta tutuluyor. Çok soğuk olan amonyak gazı salamuranın ısısını alır ve salamurayı suyun donma derecesinin altında tutar. Bu da tenekelerdeki suyu buz parçalan haline getirerek dondurur." "Buz üretirken" diye devam etti, "öncelikli olarak dipteki ve tenekelerin kenarlarındaki suyu dondurmak gerekir. Bu, suyun dondukça genleşmesi sonucu tenekeleri çatlatmasını önler. Anladın mı, evlat?" "Sanırım" diye yanıtladı. "Ama yine de nasıl yapıldığını gözümle görmeli ve incelemeliyim" dedi. "Bu iş ancak böyle öğrenilir, evlat." Sağlam ve güçlü adımlarla tozlara basarak, konuşmadan yürümeye devam ettiler. Sıcaklık 30 dereceye ulaşmıştı ve hala da yükseliyordu. Ufka doğru baktıklarında dalgalar halinde titreyen nemi görebiliyorlardı. Havadaki amonyak kokusu hedeflerine yaklaştıklarını haber veriyordu. "Serin binaya girmek hoşuma gidecek" dedi çocuk. "Çalışırken o kadar kısa zamanda terleyeceksin ki" diye cevap verdi adam. "İşte geldik. Seni Joe ile tanıştıracağım, o da sana hemen ipleri gösterecek. Buz odasından başlayacağız." Buz odasına girerken genç çiftçi yeni işine karşı ilk tepkisini de gösterecekti. Sonradan, bunun sanki firavunun mezarına girer gibi ölüm sessizliğini andıran bir his olduğunu söyleyecekti. Ardından el bocurgatı çalıştırıldı ve saatte 3 ya da 4 tane 135 kiloluk buz kalıpları kesmeye başlandı. Joe ile genç adam sırayla büyük buz kalıplarını makineye taşıdıktan sonra bocurgatta buzlarla uğraşıyorlardı. Sonra buz kütlelerini, ilerde Rube-Goldenberg mekanizması adını vereceği yukarıdan aşağıya meyilli inen aletin içine yerleştirdiler. Ardından Joe ile birlikte, buz parçalan, torbaların oluşturduğu girişe benzeyen açık bölümden kayıp bitişik odaya gidene kadar tenekelere su döktüler. Daha sonra genç adam yan odaya gidip farklı ebatlardaki kalıpları maşayla tutarak yerleştirdi. Montajın bitiminde ise çiftçi çocuk buzlan teslimat için yük arabasını yerleştirdi. Kendini vererek çalışıyordu. Kolu kendi hızını kazanmıştı. Çalıştıkça şekil kazanan ve dikkat çekici olmaya başlayan kasları hoşuna gidiyordu. Düşünmeden alışılmış hareketleri yaparak çalışırken geleceğini düşünmeyi ve hatta ezber yaparak ders çalışmayı öğrenmişti.

Bazen kendini Annapolis'ten sonra kazanacağı gelecekteki şanını hayal ederken bulurdu. Örneğin bir deniz savaşı sırasında Cumhuriyeti kurtaracak klasik "T çaprazlama"sını düşlerdi. Bir keresinde hayallerinden bir çığlıkla ayılmıştı: "Dikkat et." Döndü ve üzerine gelmekte olan 135 kiloluk buz kalıbından kıl payı kurtardı, çarpsa ölümüne neden olabilirdi. Fabrikada güvenlikle ilgili olarak anlatılan kısa bir öğüt çalışırken hayallerini rafa kaldırması gerektiğini ortaya koyuyordu. Nasıl geçtiğini fark etmeden saat akşam 6 olmuştu. Bir günlük paramı kazandım, diye düşündü.
Süthaneden çıkmak üzere kapıya doğru yürürken kendisine yaklaşan ustabaşı "Bugün çok para kazanmışsındır herhalde" diye seslendi. "Evet, hem de çevik olmayı öğrendim" diye cevapladı. "Swede'le birlikte birkaç ay içinde sınavlara gireceğinizi duydum. Bugünkü çalışmanı görünce aklım iyice karıştı. Çok çabuk öğreniyorsun." "Bu gece yemekten sonra sınav soruları üzerinde çalışmak için Swede'e gideceğim." "Güzel bir uyku çek. İyi geceler." Swede ile hayallerini paylaşıp, beraber ders çalışacakları geceyi düşünerek hızla uzaklaştı.Akşam yemeğini hızla mideye indirdikten sonra, ailesine veda edip Swede'le buluşmaya gitti. Her zamanki gibi birbirlerini sevgi ile karşıladılar, gülümseyerek selamlaştılar. "Bu akşam ne çalışacağız, Swede?" "Savaş usul ve stratejilerine ne dersin?" "Bugün süthanede savaş tarihi çalışırız diye düşünmüştüm." "Bana yeni işini anlatsana." "Anlatacağım. Ama önce hangi konuların üstünden geçmedik ona bir bakalım. Biliyorsun, sadece birkaç ayımız kaldı." "Silahların gelişimini çalışmaya başlamıştık. Donanmaların malzeme ihtiyaçları ve tedarik hatlarını çalıştık. Ateş gücü kullanımını işledik. Askerlerin eğitimi konusunu tekrarladık." "Savaş tarihini ülkelerin ekonomileri ışığında inceleyelim diye düşünmüştüm. Ordularını ve filolarını nasıl oluşturuyorlar? Bunları oluşturacak parayı nasıl buluyorlar?" "Bu çok önemli bir soru" dedi Swede. "Bizden sadece bu konuda bir broşür hazırlamamızı isteseler çalışmamız yıllarca sürebilir." "Sanırım kendi cevaplarımızı oluşturmamızı isteyeceklerdir. Genel bilgi düzeyimizi iyi ifade eden birkaç cümle onları etkileyebilir. Dün kütüphanede bir kitap buldum. Okuduktan sonra sana vereceğim. Birkaç gün içinde iade edilmesi gerek." "Bu kadar şeye nasıl yetiştiğini anlayamıyorum. Eve gidiyorsun saatlerce kitap okuyorsun, sonra sabah çok erken kalkıp süthaneye gidiyorsun. Hepsine nasıl yetişebiliyorsun be oğlum?" "Bana oğlum deme. Senden birkaç ay büyük olduğumu unuttun mu?" diye takıldı. "Haklısın. Unutmuşum. Bu gece nasıl oldu da ekonomi ile ilgili bir kitap almadın yanına." "Unutmuşum. Yeni işin nasıldı?" "Büyük amirallerin hayatlarını tekrar edelim. Ben sana sorular sorayım, sonra da sen bana sorarsın. Bunu bitirince de tekrar strateji konusuna dönebiliriz. Ben Merrimac and the Monitor'u bitirdim, sen de bana Güneyin Süvari Taktikleri'ni anlatırsın." İki genç adam saatlerce birbirlerine sorular sordular. Sonra akşam saat 9'a kadar askeri kitaplarını okudular. "Gerçekten de eve gidip ekonomiyle ilgili kitabı mı okuyacaksın?" diye sordu Swede sessizliği bozarak. "Evet ve de şafakla kalkacağım. Okurum ama." "Sen dürtüklemesen bu işin altından nasıl kalkardım bilemiyorum" dedi Swede. Ertesi akşam çalıştıklarını tekrar etmek için buluşmak üzere sözleşerek ayrıldılar. Genç adam günlük programına kolaylıkla alıştı. Sabah erkenden kalkıyor, saat akşam 6'ya kadar çalışıyor, akşam yemeğini çabucak yiyip Swede'le ders çalışmaya gidiyordu.
Haftalar çabucak geçip gitti. İki ay içinde Belle Springs'deki süthanede kalfalığa yükseldi. Fırın odası üç adet borulu kazandan oluşuyordu. Gevşek, neredeyse toz halinde kok kömürü kullanıyorlardı. Klinker, yani tuğla ya da fırında çok ısınan taşımsı maddeler belirli aralıklarla oluşuyordu. Dilimleme makinesiyle yanan kömürü bir yana itiyor, ızgaralardan klinkerleri temizliyor ve başka bir işçi klinkerlerin üzerine su dökerken o da bunları taşıyordu.
Süthanenin ikinci mühendisliğine terfi etti ve maaşı ayda 9ü dolar arttı. Haftanın yedi günü, sabah saat 6'dan akşam 6'ya kadar günde 12 saat, haftada 84 saat çalışıyordu.
İki genç adam sınava kadar geceleri yoğun çalışmalarına devam ettiler. Birbirlerine o kadar çok bilgi ve teori yüklediler ki, sona doğru artık biraz aptallaşmaya başlamışlardı. Her şey bittiğinde sanki duyguları çekilmiş gibi hissettiler kendilerini ama ikisi de sınavı geçtiklerine ve donanmada uzun bir gelecek için yolun başında olduklarına emindi ve birlikte Annapolis'te geçirecekleri günleri heyecanla bekliyorlardı.

Yıllar sonra Swede, arkadaşına sonuçlan öğrendikleri günü hatırlatacaktır. "Sizin eve elimde telgrafla koşarak geldiğim zaman yüzündeki keder dolu ifadeyi asla unutmayacağım. Sanki bir cenazeden dönmüş gibiydin. Pek yapmadığımız bir şeyi yapıp birbirimize sarıldık. Sen isteksizdin ama benim sevincimi paylaşmaya çalışmıştın. Sonra sınavı çok iyi derece ile geçtiğini ama Annapolis'e kabul edilmediğini, yirmi yaşında olduğun için koşullarına uymadığını söyledin." "Ama sonra" diye hatırlattı genç çiftçi, "Hala West Point'e girebileceğimi anladık, sınav iki okul için de geçerliydi. Ayrı yerlerde okuyacak ve yıllar boyu ayrı kalacaktık. Üzülme sırası o zaman sana gelmişti." "İkimizin de birbirimize içtenlikle yardım ettiğini bildiğimiz için zorlukların üstesinden gelebildik. Özellikle de Kansaslı senatörünün elinden geleni yapması ve senin West Point'e kabul edilmen gerçekten de ne büyük bir şanstı."
İki adam yıllar boyu mesleklerinde ilerlerken de dost kalmaya devam ettiler. West Point öğrencisi, çocukluk arkadaşı Swe-de'i ve başarmak için seçtiği zorlu ama emin yolu hiçbir zaman unutmayacaktı. Gençliğinde edindiği sıkı çalışma disiplini hem kafasını hem de vücudunu her zaman sağlam kılacak ve gelecekte edineceği daha büyük başarılara onu hazırlayacaktı. Çok daha büyük başarılara. Dostluk ve öğrenme arzusu ile amiral olmak ya da donanmada meslek edinmek isteyen bu dinç ve kuvvetli çiftçi genç Dwight David Eisenhower, bir general, tarihteki en büyük silahlı kuvvetlerin komutanı ve ABD'nin 34. Başkanı olarak biliniyor. Tarihçiler, tarihi yeniden yazanlar ya da sonradan fikir yürütenler için "Ike" Eisenhower "başka hangi meslekleri seçebilirdi" üzerine spekülasyonlarda bulunmak kolay olacaktır. Zamanın sağladığı avantajla, önemli parçalar ve temel gerçeklerle ilgili bilgilerimizi bir araya getirebiliyoruz.Dwight Eisenhower'ın ciddi bir okur olduğunu ve tarihi, özellikle de askeri tarihi sevdiğini biliyoruz. Eğitim konusunda ne kadar kararlı olduğunu ve Annapolis'e girse orada da başarılı olacağını tahmin edebiliriz. Ne olursa olsun, askerler için zor geçen 1920'ler ve 1930'larda kariyerine devam edip yükselirdi. Askeri akademide sınıf birincisi olduğunu biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında donanmada orta derecede bir sorumluluğu olması beklenebilirdi. Dünyanın, insanlığın gördüğü en büyük cinnette, yani İkinci Dünya Savaşı'nda "Ike" adının duyulacağı da hiç şüpheye yer vermeyecek bir durumdu. Bu noktada, spekülasyonlar hayale dönüşüyor. Geleneksel olarak Amerika'nın donanmaya ve de kahramanlara karşı her zaman inanılmaz sevgisi olsa da, üst düzey donanma subayları üst düzey siyasetin içinde yer almamışlardır. Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki beş Amerikan başkanının da donanmada görev almış olması bu durumun değiştiğini göstermektedir; Johnson, Kennedy, Nixon, Ford ve Carter. Kennedy'nin donanmadaki görevinin ona birçok yarar sağlamış olduğu açıktır. Ama aynı zamanda kabul edilmeli ki, seçimleri kazanması ismi, maddi varlığı, karizması ve ABD'nin "dini konuları"na doğrudan eğilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Hiçbir konuda "donanmadaki kariyeri" etkili olmamıştır. Ike'la ilgili son bir analiz onun doğal kişiliği ve doğuştan edinilmiş siyasi yapısı dikkate alınmadan yapılamaz. Donanma Komutanı ya da Amerikan Başkanı olup olamayacağı ayrı bir tartışma konusu olabilir ama Dwight David Eisenhower'ın hayat hikayesini okuyanların dikkate alması gereken noktaları açıktır:
Oku
Çalış
Sindir
Karar ver
Kararlarını eyleme geçir
Sebat et
Çok çalış ve geri kalan her şeyi Tanrıya ve şansa bırak.

1990'ların Amerika'sında bütün ırklar ve inançlar için aynı kurallar geçerlidir. Bugünkü kadar belge hiçbir zaman toplanmamış, kataloglanmamış, gözden geçirilmemiş, karşılaştırılmamış, incelenmemiş, kaydedilmemiş, görselleştirilmemiş, yazılmamış ve özetlenmemiştir. Ike Eisenhower'ınki gibi değerlerin tarıma dayalı ekonomiden geldiğini söyleyenler bu değerlerin kalıcı doğalarını anlayamamaktadırlar. Öğrenme arzusu ile dolu olanlar doğru yolu mutlaka bulurlar.


Sobemize gelelim şimdi dilerseniz.

Sevgili Berrin, en beğendiğim bloglar konusunda beni sobelemişti. Doğrusu içlerinden bir seçim yapmak çok zor. Tanıştıklarımı belirtirsem, www.berrince.blogspot.com dan Berrin. Elişlerini, rölyef çalışmalarını ve yürek sıcaklığını hissedebilinen bir blog. Kanada'dan Sevgili Serra. Yoğun çalışmaları arasında sayfasını hep güncelleyen, binbir çeşit danteli paylaşan bir kardeşimiz. www.dantelceyiz.blogspot.com dan erişilebilir. Tanıştıklarım arasında bir de Sevgili Tuhfe var, Hollanda'da yaşıyor. Maharetli ve yaptığı işlerde estetik yönü de ağır basan bir arkadaşımız. www.tuhfeninsayfasi.blogspot.com da ziyaret edilebilir. Hepsini de tandığım için çok mutluyum, çok özel insanlar.

Henüz tanışmadığım ama yüreğindeki sevgiyi hissettiğim, sıcak bölgelerin sıcak kanlı bir insanı Sevgili Nazlı var. www.nazlica.blogspot.com da güzel işler paylaşır bizimle. Henüz bizzat tanışmadığım ama, telefonlaştığımız şirinemiz Candan'ı sanırım çoğunluk tanır. www.onebirsey.blogspot.com adresi. www.nurunsepeti.com da da Sevgili Şennur hep ziyaret ettiklerim arasında, o da çok güzel elişleri yapan, zevkli bir insan. Ben de sanırım hayatım boyunca bizimkilerin (Annem ve kızkardeşlerim) yaptığı işlerden hoşlandığım gibi, bloglarda da arkadaşlarımın yaptığı güzel işler beni mutlu ediyor.

Tanıtmak istediğim çok blog var ama, buraya sığmaz. Hepsi birbirinden hoş sayfalar ve insanlar ve de ziyaret ettiğimde keyifli dakikalar geçirdiğim samimi, faydalı siteler.

Bu güzel Istanbul sabahında son cümlelerimi yazarken, herkese güzel bir hafta sonu diliyorum, hoşçakalın, sağlıcakla kalın efendim.


















13 Nisan, 2007

BİR HAFTANIN SONU, KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAMI

Blogumun başında yer alan "Kuşlar uçuyor, ömür geçiyor" sözü Aziz Mahmud Hüdaii (K.S) a ait ve ilk işittiğim andan itibaren beni düşündüren, zorlukla karşılaştığım anda, tekrar ettiğim bir cümle. Hayat amma zor, amma kolay uçup gidiyor, atalarımızın " bu da geçer ya hu" sözünde de ifade edildiği gibi herşey geçip-gidiyor, bize kalansa, arkamıza yaslandığımızda hissettiğimiz huzur en büyük kazanç, varsa yaptığımız yanlışlar, içimizi tırmalayan fiiller sergiledikse bu da en büyük zarar. Giden gün ömürden ve sermayeden gidiyor ve geçen zamanın telafisi yok.

Vakit nakittir atasözümüze rağmen zamanı oldukça hor kullanmamız, japon düşünürlerin de dikkatini celbetmiş ve bu sözünüze rağmen bu şekilde hareketiniz çok zengin olmanızdan mı şeklinde bir sual yöneltildiğini dinlemiştim bir KYS seminerinde.

İşte biz de geldik bir hafta sonuna daha ve seminerde, mesai de bitti ve eve dönüş için geciken aracı bekliyorum. Seminerin son iki gününde yine etkileyici liderlik üzerine konular işlendi.

Liderliğin doğuştan olduğunu savuanlardandım ben de yorum yazan arkadaşlarım gibi. Hoca, sonradan da kazanılabileceğine ilişkin nazariyeleri aktardı ama, taşıma su ile değirmen dönermi sözümüz akabinde,kendisinin esasında bu iki görüş arasında, belli bir kapasiteye sahip olan kişilere verilecek eğitimle bu olması gereken çizgiye sahip olabileceğini ifade etti ki, bu şahsen bana da makul geldi.

Lider özelliklerine kısaca değinecek olursak; liderin varlığı bulunduğu yer için motivasyon kaynağıdır. Yöneticiler hata arayabilirler ama, liderler doğru avcısıdır. Doğruyu arar ve neyi, ne zaman takdir edeceğini bilirler. Gerektiği zaman kişiyi takdir ederler ama bu, rastgele herşeyi takdir edip, takdirin ağırlığını izale edecek şekilde değildir. İşini tutku ile yapar ve inanır. Aksi halde, kendisinin inanmadığı, önüne geçmediği bir işte, insanlar kerhen yapma eğilimine girerler.

Aracın geldiği haberi ulaştı, artık son kelimelerimi yazarken, herkese güzel bir hafta sonu geçirmelerini temenni ediyor, sözlerimi seminerde beni en çok etkilyen bir cümle ile bitirmek istiyorum.

"Ateşlenmiş bir insan ruhundan daha etkili bir bomba tanımıyorum." Buna en iyi örnek, Çanakkale ve de tüm İstiklal Harbimiz. Sobe ve diğer konuları daha sonra ikmal etmek üzere, hoşçakalın efendim.

Not: Yukardaki görüntü şubat tatilinde Bolu'dan görüntülendi.

12 Nisan, 2007

Misafir Sofralardan Matlube, Sobenin Cevabı ve Etkileyici Liderlik Seminerinden Notlar


Son zamanlarda yoğunluktan blogumu güncelleyemeyince, sizlerle paylaşmak istediğim bir yığın dosya ve konu birikmiş oldu. Dün bu sezonun son eğitimine başladık, 'Etkiliyeci Liderlik'. Birazdan ikinci kısmına katılacağım ve yarında devam edecek. Öğlen arasını da bloguma ayırdım.

Öncelikle matlubeden bahsedeyim dilerseniz. Öğrencilik yıllarımızın baş yemeği. Son yıllarda pek yapmadığım, Bolu'da misafir olunan bir sofradan alınmış bir görüntü. Salata bizim küçükhanıma ait. Kendileri son günlerde OKS stresi ile bunalımları oynuyor, salata rahat günlerinden. Bu arada çocukların bu yaşta böylesi bir yarışa ve de strese tabii tutulmaları çok acı. Sistem değişikliği gelecek nesli kurtarabilir inşallah. Aile olarak rahatlatmaya çalışsanız da, okul, arkadaş ve dershane çevresi yeterli oluyor.

Vakit doldu arkadaşlar, seminer başladı. Sadece şunu belirterek geçeyim, 'Liderlik doğuştan mı dır, yoksa eğitimle sonradan kazanılabilir mi' hususunu işledik dün. Bu konuda davranış bilimciler de ikiye ayrılmakta olduğu belirtildi. Liderlik, plan, prosedür ve organizasyonların olamayacağı kriz durumlarında, klasik ilkelerden ziyade, çalışanlarınızın ya da etrafınızda bulunanların, sizi doğru anlamaları, sizin gösterdiğiniz hedefleri gerçekleştirmeleri, sizin için fedakarlık yapabilmeleridir.

Liderlik bu gibi durumlarda, insanları bir arada tutma, bir amaç uğruna harekete geçirme ve çabalarını etkiliyebilme işidir.

Liderlik, kendisini günlük rutin işlerin içinde değil, engellerin, krizlerin, sorunların aşılması esnasında gösterir.

Çünkü insanlar; felaketler ve engellerle karşılaştıklarında kendilerini kurtaracağına inandıkları kişilerin kendilerini yönlendirmelerine izin verirler.

Şimdilik bu kadar bahsedip, soruyorum: Sizce liderlik doğuştan mı, yani lider mi doğulur, yoksa sonradan kazanılabilen bir özellik midir?

Sobe ve devamı, arzu eden olursa matlubenin tarifi bir sonraki posta kalsın.Ben geç kalıyorum görüşmek üzere...


03 Nisan, 2007

GECİKEN KIBRIS YAZIM

Evde ki bilgisayar problemli idi, henüz düzeltiyoruz, iş daha önce de arzetmiştim çok yoğun olunca sayfam günlerce güncellemeden kaldı... Bugün yer alan fotoğraflar, geçtiğimiz hafta işyerimizden arkadaşların da iştirak ettiği bir Kıbrıs semineri sırasında görüntülenip, ben de sayfamda bu hususu yazınca tarafıma gönderilen resimlerden.

Yukarda 2 Ağustos 1974 tarihinde, Lapta Muharebelerinde son derece namüsait ve dar bir yolu tırmanarak, geceye doğru Beşparmak Dağları'na ulaşıp, daha sonra düşmanın döşediği bir mayına basarak tahrip olan bir tankımızın görüntüsü yer almakta. Bilahare ardından gelen bir tank tarafından kenara itilmiş ve askerimizin yüreği ile kazandığı bir savaşın anıtı olarak orada durmakta ve bizlere kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derin manalar hissettirmekte...

"Çatla da Patla Makarios Kıbrıs Bizim Olacak!"

Hafızamda kalan ilk Beşparmak Dağları lafzı yine birinci sınıfta, ince, dar bir sokak eve geliyorum. Bir asker geçiyor, bütün amcalar başına toplandı ve tabii biz çocuklarda eklendik. Harpten haber soruluyor, tabii o vakitler televizyon yeni geliyor Sivas'a ve bırakın kırk iki kanaldan kanala geçmeyi yüzünü gören yok henüz. Heyecan dorukta, asker abi anlatıyor, "durumumuz iyi, askerlerimiz Beşparmak Dağları'nı ele geçirdi" amcaların yüzünde mesut bir gülümseme yayılıyor, ben de sevine sevine eve gelip, anneme anlatıyorum ve dağın ismi farklı geliyor olmalı ki tekrarlayıp duruyorum, Beşparmak Dağları.... diyerek.

O yıl doğan komşu çocuklarına 'savaş' ismi veriliyor. Bizim oyunlarda harpten nasibini alıyor. Makarios, Karamanlis, normalde hiç ilgimizi çekmeyecek isimler, oyunlarımızda, yüreğimizde... Askerimiz orada, eş-dost çocukları orada, ardından bizim dayı oğlu gibi, sefer görev emri ile ikinci kez askere, daha doğrusu harbe giden yakınlarımızdan da dolayı odaklanmışız Kıbrıs'a. Bunda pek tabii, Saygıdeğer A.Turan ALKAN'ın tabiri ile kendini memleketin tapu muhafızı gibi hisseden iç anadolu insan ruhununun katkısı da büyük...

Radyo da Başbakan Bülent Ecevit'in açıklamalarını dinliyorum büyüklerle birlikte. O günlerin etkisi ile, 80 öncesinde ilkokul çocuklarının bile politize olduğu dönemde ben de içten içe Ecevit'i tutuyorum. Bilahare ortaokul yollarında, sağcı-solcu 'anarşist abilerin' çatışmlarına tanık olup, kaçacak delik arayarak ömür geçirince hepsinden soğuyup, vazgeçiyorum...

Hasan Abimizin sefer emri hiç unutamadıklarımdan biri. Taceddinle aynı yaşta sayılırız. Kendini yerden yere atıyor, Erzurum kökenli dünürümüz Derviş Dede sakinleştirmeye çalışıyor. Dede çok sertti, normalde korkardık biraz ondan ama, sanırım o gün o çocukların feryadından korkmuş gibi dindirmek için çırpınıp, duruyordu. Yengem, annem, kadınlar sessizce ağlaşıyorlardı. Babamlar bir arabayla alıp gidiyorlar. Ardından su serpildiğine şahit oluyorum ilk kez.

Sonra ki yıllarda, ismini ve yaşadıklarını daha teferruatlı öğrendiğim bir subayın, saklandıkları banyo küvetinde katledilen eşi ve çocuklarının hikayesinde, çocukların yerinde hissediyorum kendimi, ürperiyorum geceleri uyumazdan evvel. Cengiz Topel'i, Şehit Gazeteci Adem Yavuz'u duyuyor, okuyorum haberlerden. Adem Yavuz'la ilgili daha çok şey yer alıyor belleğimde, şehrimizden olması hasebiyle. Gazeteci arkadaşı ile birlikte saldıya uğradığını, yaralanan arkadaşını hastaneye götürdüğünde, arkalarından gelen saldırganlar tarafından vurulduğunu okuyorum. Son sözleri beni derinden etkiliyor. Bir de okumadığım ama, insanlardan duyduğum, narkozsuz ameliyat hikayesini epey düşünüyorum. Sonra ki yıllarda adına yaptırılan çeşmeden su içerken yine aynı hisler sarıyor beni. Bir de türküsü vardı adına söylenen. Sivas'ın bir köyünden. Ne hikmetse muhtarın hanımının da ismi geçiyor ve hatırımda kalan;

"Muhtarın hanımı Hatice Kadın,

ben bu canı vatan için adadım,

Anka ajansında Adem'dir adım,

Ben öldüm gidiyorum Vatan Sağolsun!" dörtlüğü kalmış belleğimde. Arkadaşlarımın koro halinde sesleri geliyor, ben de dışarı fırlayıp katılıyorum oyuna;

" Elinde tabla, hoşgeldin abla,

eteğini topla, rahat otur abla..... diye başlayıp, fazla da alakalı olmayacak şekilde savaşa geliyor ve ;

" elinde bıçak, sanki bana vuracak,

Çatla da patla Makarios Kıbrıs bizim olacak!" diyerek zıplıyor, hep bir ağızdan bağırıyoruz, Kıbrıs bizim olacak! Hoşçakalın.


23 Mart, 2007

Bugün Yazamadım Yine...

Bugün yazıya devam etme imkanım olmadı ve artık saat çok ilerledi. Ayrıca; son yazdığım postta yorum bölümü çıkmadı. Bloggerin bu sürümünü tam inceleyip, çözemedim sanırım. İyi geceler şimdilik hoşçakalın.

22 Mart, 2007

Savaş ve Oyunlarımız-2

Yağmurlu bir Istanbul sabahında, iflah olmaz trafiğimiz eşliğinde ulaştım işe. Artık akşam olmak üzere ama, hava kapalı ve ara-ara yine yağıyor yağmur. Ve yüreklerde aynı dualar, temenniler, aman yağsın diyoruz, su hayat ve kuraklık çok zor...

Hava akşama kavuşurken, ben 1974'lere uzanıyorum. Okula yeni başladım ve 'akşamcıyım'. Evet ben doğru yazdım, siz de doğru okudunuz; sabahçı, öğlenci ve akşamcı olarak gruplandırılmıştı ve okula başladığımda hep sabahçı olmak isteyen ben, akşamcıyım! İkindi vakti gidip, hava kararınca geliyorum. Beni karşılamaya vaktinde gelemedilerse, korka korka ilerliyorum.İlkokul birinci sınıfı akşamcı grubuna uygun gören idareyi hala taaccüp ve hürmetle yadediyorum! Okumayı ilk sökenlerdenim ve elime ne geçiyorsa okumaya çalışıyorum. Şimdilerde olduğu gibi, okumaya geçtik diye yüz tane hikaye alınmıyor tabii ve ben hikayelerden, eve alınan gazetelere, oradan da annem sandığı, dolabı açtığında, babamın önemli günlerde alıp, muhafaza ettiği gazetelere geçiyorum. Menderes ve arkadaşlarının idamını okuyorum şaşırarak. Daha sonra, İnönü'nün ölüm haberleri, cenaze töreninin yer aldığı bir çok gazete okuyorum. Bu okuma çalışmaları sonunda dönemin olayları belleğimde yer ederken, babamın dosyaladığı gazeteler ciddi bir biçimde zarar görebiliyor tabii... Ablası gibi erkenden okula gitme iştiyakı içersinde, ama enerjisi ve kıskançlığı ablasından oldukça katmerli olan al yanaklı, sarı bukleli afet bir kardeşe sahibim ve kendilerinin okuyamaması ve hele de 23 Nisan Bayramına iştirak edememesi derinden etkileyip, bize yırtılıp-çizilen defter, kitaplar olarak dönebiliyor ve dahi babamın arşive kaldırdığı gazetler de nasibini alıyor!...

Günlük gazetelerde en çok Kıbrıs Harbi ile ilgili haberler çekiyor ilgimi. Zaten radyoda, büyüklerin dilinde de aynı havadisleri duyuyorum. Yeni doğan çocuklarına savaş ismi veriliyor, harbin ve de askerlerimizin durumu merak ediliyor ve daha önce askerliğini yapmış olanlar tekrar askere sevkediliyor. (yarın devam etmek üzere, şimdilik hoşçakalın efendim.)

18 Mart, 2007

Çanakkale Zaferi



Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir?Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...
Heyhât, Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy
Bu şiirden sonra hangi söz, Çanakkale'yi daha güzel anlatabilir ki.... Cumartesi günü Edirnekapı Şehitliği'ni ziyaret ettik çocuklarla. Hem Mehmet Akif ERSOY'un kabrini hem de şehitlerimizi. Bir gazete de, savaşta hastane görevini üstlenen Istanbul'da, şehadet makamına eren 22 bin şehidimizin Edirnekapı'da olduğunu öğrendim. Bu kadar büyük bir sayı olduğunu bilmiyordum. İmkan bulabilen arkadaşlara muhakkak Çanakkale ziyaretini öneririm, çok başka bir ruh var orada, her gittiğinizde sizi saran. Edirnekapı'da da onca şehidin ruhani huzurunda bulununca, üzerinde gezilen toprağımızın, vatanımızın kıymetini daha bir derinden hissediyor insan. Aziz şehitlerimizin, gazilerimizin ve vatan şairimiz Mehmet Akif ERSOY'un ruhu şad olsun. Fatihalar hediye gönderelim lütfen...
Vehbi VAKKASOĞLU Çanakkale'nin Kahraman Kadınlarını yazmış, www.yenidunyadergisi.com/index.php?sf=arsiv_oku&id1=1568&id2=14 da. Okumak isterseniz, tıklayınız. Kıbrıs Savaşı ve çocukluğumuzun savaş oyunları bir sonraki posta bırakalım.
Hoşçakalın efendim.

14 Mart, 2007

Bir Diziden Kıbrıs'a, Savaş Zamanı Oyunlarımız


Öncelikle sayfamı güncellemem bu denli geciktiği için ziyaretçilerimden özür dileyerek başlamak istiyorum. İş çok yoğun, evde de daha ziyade dinlenme ihtiyacı hissediyorum, sanırım tam düzelemedim.

Hasta yattığım dönemlerde biraz ayaklanır gibi olunca, madem vakit var, fazla efor isteyen bir iş değil, içli köfte yapayım düşüncesi, benimle anılır bir espiri konusu olsa da ben yine kaloriferin yanındaki mutad yerimi alıp, çocukların ikisinin de yemediği içli köfteleri yaptım, gelene-gidene ikram ederiz Annem mantığı ile.

İkinci hastalık adeti de malum evde olunca, çocuklarla daha fazla sohbet etmeye çalışmak. Bu sefer ikisinde de daha az güç bulmuş olsamda gerçekleştirdik.

Benim pek dizilerle alakam olmamıştır ama, bu dönem bizde izlenen dizilerden iki diziden biri 'Hatırla Sevgili' Kızımla, yeğenim daha bir ilgililer, dizi sonunda da malumatlarımıza başvuruyorlar. Ben branş ve ilgi alanım gereği anlatınca, çocuklar henüz; annelerini her şeyi bilen ve çok büyük zanneden yaşta oldukları için o vakitler kaç yaşımda olduğumu ve olaylardan ne hissettiğim sorusu geliverdi.

Ben doğmadan çok önce olduğunu ama, bir başbakanı asmanın etkilerinin hala devam ettiğinden olsa gerek konuşmalarda geçen hüznü hatırlıyorum. Bir de sonra ki yıllarda, babası bir dönem ablamın okulunda müdürlük yapmış Deniz Gezmiş'in idamını ve ailesine duyacağı üzüntü üzerine yapılan konuşmaları hatırlarım. Benim asıl ilk yakın geçmişe dair anılarım Kıbrıs Harbine ait. Okumayı yeni öğrenmişim, gazetelerde okuyorum, radyodan dinliyorum, dayımın oğlu tekrar askere, daha doğrusu savaş görev emri ile Kıbrıs'a gidiyor, oyunlarımızda bile Makarios var, tüm bunların etkisi ile belki yıllar sonra uluslararası ilişkiler okurken, tez konusu olarak Kıbrıs'ı seçiyorum. Şimdi çıkmak zorundayım,daha sonra,devam etmek üzere, hoşçakalın efendim.

06 Mart, 2007

Merhaba

Artık ayaklandım, evden çıkıp, işe başladım. Hatta biraz daha iyileştiğimde katılmayı düşündüğüm gezilerin hayal/planına bile başladım sayılır. Yukarda yer alan görüntü Suriye'den. Hz. İsa' ya Peygamberlik vazifesinin verildiği yer olarak biliniyor. Meslektaşım ve çok sevdiğim kardeşim Sedef'in katıldığı Suriye gezisinden bir kare. Devamını ilerde gülirana'da paylaşmayı ümid ediyorum. Suriye benim görmeyi istediğim yerlerden biri, kısmette var ise gitmek istediğim yerler listesinin başlarında.

Rahatsızlığım sırasında beni yalnız bırakmayan tüm dostlarıma teşekkürlerimi iletmek isterim. Net'ten dostlarım, sıcacık mesajları ile sevgi ve ilgilerini hissettiğim; Hesna, Serra, Hatice (Dantelci), Serpil, Sevgi, Öznur, Gül, Manolya, Nazlı, Şennur, Şükran, Tuhfe, Sonia, Beyhan ve Nalan'a çok teşekkür ediyorum.

Black rumuzlu arkadaşımın sorduğu bir husus vardı, daha önce yayımlanmış bir eserim yok, emek ve o emeği vermek için de zaman gerekiyor ve ben biraz fazla koşanlardanım. Yazılarım devam edecek inşallah, kameram nihayet servisten geldi, güzel paylaşımlar dileği ile şimdilik hoşçakalın efendim.

27 Şubat, 2007

Hayatın Ne Getireceği...

İnsan olarak düşünebileceğimiz en geniş alan hayallerimiz lakin, çoğu kez hayatın bize sunduğu gerçekler hayalimize bile uğramayan gelişmeler olabiliyor.

Ben, cumartesi günü rutin bir sağlık kontrolüne gittim, olabilecek en kısa zamanda bir operasyon geçirmem gerektiğini öğrendim. Pazartesi gerçekleşti ve şu an evde istirahat ediyorum. Bir hafta, on gün sonra düzeleceğimi ve sayfam dahil, hayatıma kaldığım yerden devamı ümid ediyorum inşallah. Hoşçakalın efendim.

21 Şubat, 2007

Süpriz Ziyaret, Eğitim Yoğunluğu ve Ben...


Bugünlerde sayfamı güncelleme değil de olsaydı dilimizde bu tür bir kelime haftalama bile yapamayacak durumdaydım ve eğitime çıkmadan önce bir açıklama yazma gereği hissettim, öğlen arası da uzunca bir süre verilince, iki taş, bir baş yazayım niyeti ile bilgisayarın başına geçtim.
Kar yazıları ile hemhal olduğum hafta, telefonum çaldı. Telefondaki kişi eski bir öğretmenimi tanıyıp-tanımayacağımı sorduğu anda, 'Kenan Bey!' dedim. İşyerinin farklı departmanlarında az görüştüğüm insanlara, her seferinde kiminle görüşüyorum diyen biri için kendi alanında bir rekor diyebilirim, zira öğretmenimin sesini yirmi yıl boyunca hiç duymamıştım. Emeklilik sonrası yerleştikleri şehirden Istanbul'a gelmişler bir vesile ile ve burada yaşayan diğer öğretmenlerimle birlikte ziyaretime geleceklerini belirttiler. Müthiş sevindim ve aralarında en son liseyi bitirirken gördüğüm insanlar vardı ve geldiklerinde tanıyıp tanımayacağımı düşünerek, bir yandan da plan-program yapmaya giriştim.
Beklenen gün geldi! Birer-ikişer gelmeye başladılar. Hiçbirisinin çok değişmediğini mutlulukla müşahade ettim. Önce yemeğe, sonra yakınımızda bulunan şark usulü tanzim edilmiş bir kültür evine çay ve sohbete gittik. Bu kadar yıl sonra hatırlayıp ziyaretime gelmeleri beni ziyadesi ile memnun etti. Onlar da yıllar sonra bir arada olmaktan ve öğrencileri tarafından ağırlanmaktan duydukları memnuniyetin ziyadeliğini ifade ettiler ama ben kendi hesabıma daha mutlu olduğumu düşünüyorum. Kızını, damadını ve torununu trafik canavarına kurban veren ve birkaç yıl önce yolda karşılaşıp, sürekli görüşmeye gayret ettiğim matematik öğretmenimin beni kızının yerine koyduğunu belirtmesinden ise çok çok duygulandım. Hepsi çok özel olan öğretmenlerime buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.
Eğitim saati geldi, hoşçakalın efendim.

15 Şubat, 2007

Son Kar Yazısı / Süpriz Ziyaret


' BEYAZ KAR ÜSTÜNDE KIRMIZI KANLAR'

Kar bugün, annemin yoğun eleği gibi çok bol serpiştiriyor, rüzgarın tesiriyle toz duman savrulurken göz gözü görmüyordu. Yaklaşmakta olan bir kurban bayramı vardı ve bir gün öncesinden komşular toplanmıştı. Her biri tahtasını, oklavasını alıp gelmişti ve incecik, kocaman yufkalar açılıp, büyük sofra sinilerine baklavalar,bağlanmıştı, kendi tabirleri ile. Akşam, çoğunlukla babaların başında sinilerle, ekmek fırınına doğru uzanan bir kafile oluşmuştu.

Bayram temizliği daha önceden yapılmıştı ama annem, soba tüttü, oda iyice kötü görünüyor diyerek, engel tanımayan ve ağır işlerde bana hiç sirayet etmemiş azmiyle, boya-badana işlerine girişmişti. Odalar boşaltılınca biz çocuklar karşı komşuya zorunlu misafir vaziyyetiyle ayaklanmıştık. Babam bizi dışarı çıkardığında şaşakaldık. Zira bir yandan savrulan kar sokağımızda bir tepe yüksekliğine ulaşmış ve ilkokul ikinci sınıf öğrencisi olarak ben dahil hepimiz ancak Babamın kucağında karşı komşuya gidebilmiştik. Yaşlı ve şeker komşu teyzemiz bize, masallar anlatmıştı şu an bile hatırımdan gitmeyen. 'Karanlık Dünya ile Işık Dünya' da padişahın her zaman üç olan oğullarından, yine en kahraman olan son oğulun maceralarını dinlemiştik. Ana sözü dinlemeyen keloğlanın altın-gümüş değirmenlerini kaybedişine hep birlikte kızmıştık. Benim çocukluğumda hasseten uzun kış gecelerinde misafirlikler fazla olur ve çocukların ısrarı ile de başlansa da, herkes tarafından merakla beklenen, devamı bir sonra ki güne kalabilen masallar anlatılırdı güzel tekerlemelerle başlanan.

Akşam eve dönerken, bizim meşhur Ayşe Teyzenin yine hangi komşu ile olduğunu hatırlamadığım ve bülbülün çektiği dili belası sözü gereği sık sık yapmak zorunda olduğu bir andı kalıyor kulaklarımda. Önce ' bayram başıma kara gelsin' le başlıyor ve ardından ' ben bu tür sözler etmemeye ağzımı Murdar Irmağında çalkaladım' gibi ilginç bir ikincisini ekliyordu. Ben yine O'nu Murdar Irmağının kenarında, o koyu yeşil suyuyla ve hikmeti nedendir bilinmez bir at gibi eğilip ağzına su aldığını hayal ediyorum. Bu arada şu an olmayan iki ırmağımız vardı şehrin içinde. Murdar ve Mısmıl Irmaklar.

Bugün Arefe günüydü. Bayram hazırlıkları tamamlandı. Kuru meyvelerle yapılan bayram çorbası, su böreği, baklava, sütlaç gibi demirbaş bayram yemeklerinin yanına arzu edilen ilaveler yapılmış. Sarmalık yapraklar hazırlanmış, lakin beklenen Kurban Bayramı olduğu için bayramın ilk günü kurban etiyle yapmak üzere bekletiliyordu. Ramazan ayı arefe günü akşamı neredeyse her evden sarma kokuları yükselirdi.

Evet arefe günü sabahındaydık ve onca bayram hazırlıkları maratonundan sonra, yedinci kardeşimiz aramıza katılmıştı ve kalabalıktan pek hazzetmeyen tarafımdan bir bunun sesi eksikti yorumu ile karşılandı.

Bayram, hatırladığım ilk kurban bayramlarından biri. Ara sıra karlara bata-çıka dışarı uzanıyorum, beyaz karlar üzerinde kırmızı kanlar, kurban kesen amcalar. Erken davranıp, işini bitiren ailelerin çocukları ellerinde tepsiler, kurban payları sıralanmış, kapıları tıklayıp, pay dağıtıyorlar. Ben uzak bir mahalle de yakınlarımızla kurban kesmeye giden babamın dönüşünü bekleyip, sokağın ucuna doğru göz gezdiriyorum.

Süpriz ziyaret bir sonraya kalsın diyorum. Hoşçakalın efendim.



09 Şubat, 2007

Kar Yazısı-3



' KUCAKLAMIŞ BİR AHMEDİ AHMEDİM '

Tv şehrimize ben ilkokula başladıktan sonra girdi. Kar yazılarımın yaşandığı dönemde evlerde plak ve radyo dinlenirdi.İnsanlar, birbirinin sevdiği parçaları çalardı misafirliklerde. Bazen de sevilen bir plağın hediye geldiği olurdu, akşam oturmalarında. Kulağınıza kah; " Cana rakibi handan edersin..." melodisi uzanır, kah; "Taze karlar yağmış karın üstüne...", " Kar yağar bardan bardan, yollar kapandı kardan" gibi kar memleketlerine has parçalar gelirdi.

Karın sürekli yağıp, her yerin yazın kızkardeşimle bahçeye uzanıp, üzerinde olmayı düşlediğimiz beyaz bulutlar gibi olduğu bir gündü. Akşam, Demiryollarının şehrin her yanında duyulan paydos borusunun sesi duyulmuş, her zaman ki gibi Babamızın gelmesini heyecanla bekliyorduk. Becerikli Anneciğim yemeklerini çoktan hazırlamış, bilmem hangi geline, yine son demine yetiştiğim uçuk pembe veya mavi üzerine simler bezenmiş bir kumaştan gelinlik dikiyor, artan küçük parçalar da kızkardeşimle tarafımızdan özenle saklanıyordu, müsait bir zamanda bebeğimizle Ablama müracaat etmek için. O da bizim terzimizdi.

Babamın gelmesi, her zaman ki gibi bizi çiçek isimleri ile sevmesi değildi bu günü hatırlamama sebep olan. Hava kararmış, annem yine dikişte, babam radyo dinliyor, ben pencereden pamuk şeker parçaları gibi yağan karı izliyorum. Boğuk, boğuk bir ses geliyor sanki uzaklardan. Kulak verdik, Ahmeeeet, Ahmeeeet diye ünleyen bir ses babamı çağırıyordu. Dışarı koştuk. Ses bir önümüzdeki evden. Pencereden seslenen Ahmet Amcaya aitti. Bitkin bir sesle " ben hasta yatıyorum, uyuyorum diye Ayşe, kapıyı kilitleyip gitmiş. Çok fenalaştım, devamlı çıkarıyorum, Ahmet kurtar beni" diyebildi. Ahmet Amca hastalanırdı zaman zaman ama, rahatsızlığı neydi hatırlamıyorum. Benim okul çağımda da vefat etmişti. Ayşe Teyzemizin gezmesi meşhurdu. Sese diğer komşularımız da gelmişti. Duymayanlar da Ayşe Teyze'nin aranması vesilesi ile toplanıyordu. Babam kızıyor; " Akşama kadar aşağı mahalle sen misin, yukarı mahalle şen misin diye gezilmez ki" diyerek söyleniyor. Ben ilk defa duyduğum bu deyimi tekrarlayıp duruyorum belleğimde. 93 Muhaciri olarak bilinen, sonra ki yıllarda Osmanlı-Rus Harbinden dolayı Kars veya Kafkaslardan ilimize geldiklerini daha yakınen öğrendiğim ama, çocukluğumda aksanı çok dikatimi çekip, kendi kendime tekrarladığım ve Annemin çok sevdiği Belgüzar Ablası, " uyy ... Haniiim hele oraya, bu deli, bu karda kışta, hasta adami evde bırakıp bir sürü uşakla nereye gitti ki" diyerek taaccübünü dile getiriyor. Ben de kelimelerini tekrar ediyorum içimden yine. Çocuğa ne gam ki ?....

Ayşe Teyze bulunmuş. Arkasında çocukları, elinde anahtarı kara batıp çıkarak, telaşla geliyor karanlığın içinden. Bir üst mahallede olan kardeşindeymiş sanırım. Ben yine faytonların sonu ile taksilerin başına yetişmiştim sanırım. Sadece bir-iki kez bindiğimi hatırladığım ve çok sevdiğim faytonları, gecenin bu saatinde bulmak imkansız olmalıydı. Taksiler, ara sıra caddemizden geçiyor ve ablam, bu alçak boylu arabanın içine nasıl binileceğini merak ediyordu, boylu poslu faytonlara alıştığından.Hülasası gece taksi çağrılıp, binilecek günler olmamıştı henüz.

Fayton ve taksi yoktu o an belki ama,insanların yüreğinde daha fazla sevgi, komşuluğun önemi, insan olmanın erdemi olduğunu, büyüyüp te kaybolmaya yüz tutan değerleri görünce anladım. Kapı açılınca Babam, hiç düşünmeden kendisinden daha uzun olan Ahmet Amca'yı arkasına alıp, üzerine bir battaniye örtülmesini istedi hastanın. Karanlık bir yolda, sırtında adaşı yola revan oldu. Onlar uzaklaştıkça küçülen siluetini ve battaniyenin sallanan uçlarını izledim bir müddet. Yıllar sonra kardeşim askerken bir parça dinlemiştim. ' ... bir mehmeti kucaklamış mehmetim..' diye devam eden. Cephede kardeşini kucaklayan mehmet, komşusu ahmeti kucaklayan ahmet, hep temiz Anadolu insanının yüreğinin cisimleşmesi idi.

Saatler sonra, komşusunu hastaneye yatırıp, kardan adam gibi bembeyaz olup gelen de benzerinin her gün yaşanabileceği, yürekleri yağan kar gibi ap ak olan insanlardan biriydi.

Hoşçakalın.
Posted by Picasa

05 Şubat, 2007

KAR YAZISI-2

Pazar sabahı çatılar beyazlanmış, incecikten bir kar yağmaya devam ediyordu uyandığımızda. Oğlum heyecanla kardanadam yapacak kadar yağar mı acep diyerek bekledi pencere önünde.

Hatırıma; "İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye,
Deli gönül abdal olmuş gezer elif elif diye"


mısraları gelirken, cam önünü mesken tutan zat yağmıyor işte, artık yağmıyor dedi ağlamaklı bir sesle. İnsanoğlu bu dedim kendi kendime, büyüğü küçüğü hep aynı. Ne yoksa onu istiyor, bol olanın kıymetini bilemiyoruz ta ki kaybetmeden. Mezarlık önünden geçerken de düşünürüm aynı şeyleri. Şu an yatıyor olsam yola bakan bir mezarda, gelip-geçenlere hayatın kıymetini bilmeye, daha güzel işler yapmaya dair neler haykırmak isterdim, vakit geçmeden hangi kırık gönülleri alın derdim kimbilir. Kış ve mezar aynı şeyleri çağrıştırır bana eskiden beri, belki de bu yüzden bu hatırlayış. İnsanın baharı, yazı, güçten düştüğü sonbaharı ve ardından gelen kara kışı. Bazen de baharda yağan kar misali, yazı görmeden geçtiği kışı...

Kar yağıyor-eriyor derken ben yine zaman tünelimde hayatımın ilkbaharının başlangıcındayım. Yine bütün gün lapa lapa kar yağdı. Ablamın okuldan gelmesini bekliyorum. O esnada komşumuzun haylaz oğlu geldi çantası elinde, kardan siyah önlüğü alacalanmış. Bugün okuldan izin aldım, annem evde yok ta buraya geldim dedi. Benim gözümün önünde izin, üzeri delik delik, oyuncak gibi bir cisim oldu. Başladım bağıra-çağıra ağlamaya, ben de izin istiyorum, iziiiiiiin diyerek. Annem bir taraftan çocuğa yiyecek birşeyler hazırlıyor, diğer taraftan bana izni açıklamaya çalışıyor ama kim duyuyor, yorulana kadar ağladım ben de izin istiyorum diye.

Ablam geldi, Annem çok ağladı, kardeşini biraz çıkıp oynat diyerek beni yanına kattı.Bir yandan da bana, bak sana izin veriyorum oynaman için, izin bu dediyse de bu sadece bana hayalimde canlanan oyuncağı canlandırdı ve tekrar ağlamaklı oldum. Ablam ve arkadaşı Peruze çizgi oynamaya karar verdiler. Ben de araböceği namıyla oyuna alındım. Hani yanlışta yapsam belli bir süre affediliyor. Çizgi oynayacağız ama, her yer buz. Hemen koşup, sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığı aldılar, önce sıcak su ile geçip ardından ağaç parçası yardımı ile bir mektup çizgisi yaptılar. O gün hava kararmaya yüz tuttu, biz hala oynuyoruz. Ta ki ablam sekerken çizgimizde ayağı kaydı ve ellerinin üzerine çok kötü düştü. Ablam ağlamaya başladı, jübilemizi yapıp eve döndük.

Evde soba yanıyor, sıcaktan karıncalanmaya başladık. Ablam ellerini göstererek ağlıyor. Evde babamın bir arkadaşı ve hiç tanımadığımız köylü kıyafetli bir kadın ve adam var. Annem, istemeye geldiğiniz kız bu işte, ayıp efendim 11 yaşında çocuğa görücü gelir mi, sek sek mi oynatacaksınız dedi. Ablam hala ağlıyor, dünyadan haberi yok, annem zaten sinirlenmiş, kes kızım sesini deyip, savuşturdu ablamı. Yabancı amca, hala mallarından, mülklerinden, hanım ise ne kadar iyi bir aile olduklarından bahsedip durdu. Sonradan öğrendiğime göre, şehrimizin o ilçesinde ve köylerinde insanlar çocuk yaşta evlenirlermiş. Bu akşamdan bize kalan da ağır oturaklı hareketlerle kız isteyip, kendilerini metheden aile ve karşılarında ellerini göstererek ağlayan ablamın oluşturduğu trajikomik tablo oldu ki hala hatırladıkça güleriz.

İyi akşamlar efendim, hoşçakalın.
Posted by Picasa

31 Ocak, 2007

KAR YAZISI


" Tam altı ay yağar kar, bembeyaz olur dağlar,
Dağlar yüreğim dağlar, öksüz kağnılar ağlar
."

Bu yazıyı kaleme almaya, bir televizyon haberinde gördüğüm 'Çifte Minare' manzaralı, lapa lapa yağan kar oldu. Çifte Minare'yi, Şifahiye Medresesi'ni geçip aşağıya doğru süzüldüm, izlerken. Önce Taç Sitesinden geçip, Belediye Konservatuvarı'nın da yer aldığı, caddede buldum kendimi. Yıllar sonra, hem kuzey cephe, hem tavanı çok yüksek bir eski bina olması hasebiyle 'Sibirya' diyeceğimiz bu binanın önünde, kaymamak için milim milim ilerleyen, babasının eline sımsıkı sarılan bir küçük kız olarak buldum kendimi ve başladı zaman tünelinde yolculuğumuz...

Evdeyim... Soba atılan kok kömürleri ile yarı borusuna kadar kıpkırmızı olmuş. Lezzeti meşhur Akdağ patateslerinin küçükleri seçilmiş közlenmeyi bekliyor. Ne zaman diyorum anneme, ne zaman atacaksın pişmeye? Sobanın biraz geçmesi gerektiğini söylüyor Annem, dağlarmış yoksa. Bir taraftan O'nun becerikli hareketlerle kocaman kocaman yufklar açıp, börek yapışını izliyorum. Bir taraftan, atsak ne olacak sanki diyorum içimden. O da duymuş gibi cevap veriyor,
' hep böyle acele edip, başıma turp sıkar, sonra da yemez bu çocuk' diyerek. O vakitler, böyle bir sözden bihaber olduğum için; " ben de yok sabr-ı sükun.." diyemiyorum, susup, pencere önüne geçiyorum.

Pencere önünde de kar yağışından başka bir manzara, beyazdan başka bir renk yok tabii, çok sıkılıyorum görmekten. Bazen tipi çıkıyor, rüzgarda uğuldayan sese bir yığın anlamlar yüklüyorum. Kimi bir imdat çığlığı, kimi gamlı bir türkü oluyor. Kardan, kıştan bıkmışım, -çok çabuk hastalanıyoruz diye nadiren sokağa çıkıyoruz o vakitler-hiç bir neşeli şarkı canlanamıyor zihnimde tabii. Yıllar sonra, kışıyla meşhur şehirler arasında olmasına rağmen, gittiğimde karı göremeyeceğimi ve karı bu kadar özleyeceğimi ve oturup kar yazıları yazacağımı bilirmiydim hiç, kar benden intikam mı aldı, bilemiyorum. Karı izlemeye devam ediyorum. Ablamdan öğrendiğim, her tanesinin farklı desenlerde ve muhteşem olduğu hususunu hatırlıyor ve hemen bir mikroskop ile kendimi geniş pencere önünde karları incelerken hayal ediyorum. Olabilecek desenleri düşleyip, akabinde her birini yeryüzüne indiren rahmet meleklerinin hayaline başlıyorum. Hep te açık tenli, temiz yüzlü, melekler uçuşuyor gökyüzünde... Allah bizi çok seviyor çok, deyip mutlulukla doluyorum.

Ertesi gün soba üzerindeki çaydanlığın mır mır sesleri ile uyanıyorum. Annem sofrayı hazırlamış. Babacığım kızaran ekmeklerimize yağ ve yazdan bahçedeki güllerden Annem tarafından yapılmış gül reçellerinden sürüyor. Ablam kırk nazla, kardeşim iştahla sofradaki yerini alıyor. Yemiyoruz diye Babam biraz söyleniyor biz büyüklere. Dedem de biz de " bunlar, evlat değil sigara kağıdı. Vitrine koy seyret evlat niyetine" diyerek, zayıflığımıza kızıyor. Bir şu çocuk var içlerinde diyor ama, bu sözler bizim ufaklığın umrunda değil o iştahla devam ediyor kahvaltısına. Ben yine pencereye koşuyorum vakit öğlene yakın. O da ne! Allahım! Yaşasın karlar eriyor, toprak görünüyor! Toprak! diyerek kardeşlerimi muştuluyorum. Anneme artık bahar geldi değil mi Anneciğim! diyoruz heyecanla. O her zaman ki gibi ağır başlı cevap veriyor, belli olmaz yavrucuğum Allah bilir. Ardından mart gelince, kendisi hakkında söylenen tüm sözlerin gerçekliğini çıkarır gibi;

Kapıdan baktırıp, kazma kürek yaktıracak kışları yaşıyoruz yeniden. " Mart geldi, dert geldi" diyor yaşlılar. Ben eriyen karların buz oluşuna, görünen toprağın kar oluşuna üzülüyorum. Yine uyandığımda camlarda envai desenlerde buzlanmalar görüyorum. Sobanın kızgın ateşine dayanamayıp, eriyişini ve çatılardan sarkan buzları izliyorum. Akabinde geçtiğimiz kalorifer sisteminde sobayı, yağmayan kışlarda karı özleyeceğimi bilmeden.

Bu kar yazılarımın ilki olsun. Sizleri bunaltmadığım kanaati oluşursa, diğer etaplarına geçeyim. Hoşçakalın efendim.
 Posted by Picasa

29 Ocak, 2007

SOĞUYAN HAVALARDA İÇ ISITAN ÇORBALAR


Düğün çorbası ve Anneciğimin Ayran Çorbası benim için soğukla özdeşleşen çorbalar. Ayran çorbası, eskiden pesküdan denilen yoğurta benzer, sonbaharda alınıp, kış boyu kullanılan bir malzeme ile de yapılırdı ve ben onun tadını daha çok beğenirdim. Bu çorbanın adı çok, yayla çorbasının kardeşi diyebileceğimiz çorba, ayran aşı, döğme çorbası ve lebeniye çorbası olarak da geçmekte, çeşitli yörelerde. Farklı isimlerle ortadoğuya kadar uzanan çorbamız, benim büyüdüğüm şehirde davetlerde de en çok tercih edilen çorbalardan biri.

Önce düğün çorbası ile başlayalım isterseniz.

Düğün Çorbası:

- 250 gr. kuzu gerdan haşlanır.
- Haşlandıktan sonra beş su bardağı kadar et suyumuz olmalı.
- Haşlanmış et, minik parçalara ayrılır.
- 2 kaşık un, yarım fincan limon suyu ve 2 kaşık yoğurt çırpılır.
- Kaynayan et suyundan bir kepçe alınarak karıştırılır.
- Tencereye karıştırılarak eklenir.
- Tekrar kaynayana kadar karıştırmaya devam edip, altını kapatırız.
- 2 kaşık tereyağı kızdırılır, toz kırmızı biber eklenerek çorbanın üzerine dökülür.

Ayran Çorbası:

- 1 su bardağı haşlanmış nohut.
- Yarım su bardağı aşurelik buğday (yarma)
- 2.5 bardak yoğurt
- 1 yumurta ve bir kaşık un

Köftesi için
- 200 gr kadar kıyma, bir ufak soğan, karabiber ve istenilen baharatla minik köfteler yapılır. Misket büyüklüğünde.
- Kızarmak için sıvı yağ.

Hazırlanışı:

- 10 bardak soğuk su ile aşurelik buğday haşlanır.
- Nohutlar ilave edilir.
- Yoğurt, un ve yumurta çırpılır.
- Tencereden bir kepçe su alınıp ön karıştırma yapıldıktan sonra tencereye eklenir.
- Kaynayıncaya kadar sürekli karıştırılır.
-Servisten yarım saat kadar önce, köfteler az yağda kızartılır ve tencereye eklenir.
- Bir silme kaşık tereyağ ve 1 kaşık sıvı yağda ince çentilmiş küçük bir soğan pembeleştirilir. 1 yemek kaşığı nane eklenerek, çorbanın üzerine dökülür.

 Posted by Picasa

18 Ocak, 2007

BİTMEYEN HAFTA

Seminer dönüşü hafta başı olduğu için hemen işe başlamış olduk. Bir önceki hafta da bayram dönüşü olduğu için yollardaydık. Bayram malumunuz, Annemin rahatsızlığı sebebiyle çok yoğun geçti. Yorgunluktan olsa gerek, son günlerde her günü cuma zannediyorum. Ertesi gün tatil olacak ve ben dinleneceğim düşüncesi belleğime taht kurdu sanırım, hiç terketmediğine göre. Öte yandan bizim başbakan adayı oğluşumuz, annesi ile birlikte gerçekleştireceği gezilerin planını yapadursun bakalım cumartesi akıbeti nasıl olacak.

Seminer iyi geçti. Ben ve yardımcım Sevgi Hanım'ın, restorant önünü mesken tutan kedilerden, özellikle siyah yavrulardan dolayı korkuyor olmamızdan dolayı, karizmayı çizdirmemizi saymazsak herşey iyiydi ve verimli geçti diyebilirim.

Anneciğim biraz daha iyice. Artık kendi giyinebiliyor ve zaman zaman ev içinde dolaşabildiğini belirtiyor kızkardeşim. Kendisine ne zaman sorsam iyiyim demeye devam ediyor tabii, aynı minval üzere. Kız kardeşim yanında olduğu için gerçek durumunu onlardan öğreniyorum. Annemin sağlığı ile alakadar olan tüm dostlara tekrar teşekkürler. Bu arada çok kardeş olmanın güzel yönünü bu hastalık sırasında daha bir iyi hissettim. Hepinize güzel günler dileği ile hoşçakalın efendim.

Not: Yukardaki görüntü hafta sonu Yalova Termal'den.
 Posted by Picasa

12 Ocak, 2007

GECİKMİŞ BİR DÖNÜŞ YAZISI

Bayramı iple çekmiştim, son bir ayı hastanede geçiren Anneciğimi görmek için. Esasında bir kaç kez gitme teşebbüsünde bulunduysam da, annem iyi olduğunu, kesinlikle çocukları bırakıp gelmememi, aksi halde hastaneden çıkacağını belirtip, beni durdurmuştu. Devam eden teftişe, annemin ısrarı da eklenince ancak bayramda gitmiş oldum.

Anneciğimi görünce sükut-u hayale uğradım inanın. Sapsarı ve kortizondan şişmiş bir yüz, sürekli dalıp giden, kendinde olmayan ve bir başına yürüyemeyen bir Anne!
Şaşakaldım. Bayramın adı bile uymadı bize bu kez. Tatil biter bitmez, doktorlara koştuk, yoğun antibiyotik ve cortizon tedavisi neticesi, akciyer biraz rahatlamış ama, böbrek yetmezliği atrmış. Ağızda yaralar, gözde kanama, aşırı kilo kaybı ve bağışıklık sisteminin çökmesi sıralandı. Şimdiler de bir nebze de olsa iyiye gidiyor. Kızkardeşlerimin ikisi yanında. Biri de gün içinde gelip gidiyor. Ben de durumuna göre sömestir tatilinde tekrar gideceğim. Tabii durumunu kendisine sormayacağım bir daha. Kendini çocuklarına ve torunlarına adayan bir anneden doğru cevap alınamayacağını çok iyi öğrendim.

Bu akşam, işle ilgili bir seminer için il dışına çıkıyoruz. Dönünceye kadar hepinize mutlu sağlıklı günler dilerken, gerek Anneciğimin sağlığı ile ilgili, gerekse bayram ve yeni yıl kutlamasında bulunan tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Aman sağlığımıza dikkat edelim, hiç bir şeyin kıymeti yok o olmadan. Dünya bayram etse, sevinç içinde olsa sağlığınız yoksa hiç bir şeyiniz yok. Kanuni boşuna söylememiş;

" Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi."

Anneciğimin patatesli içli köftesini tarif ederek sizlere veda edeyim.

- Patatesi haşlayıp, rendeliyoruz. Yağı kızdırıp, soğanları pembeleştirip, biber ve domates salçası ile patatesi çeviriyoruz. Reyhan, kırmızı ve karabiber ve arzu ettiğimiz baharatları ekleyip, ılımaya bırakıyoruz.

-Bulguru, kısırda olduğu gibi sıcak su ile ıslıyoruz. Yumuşayınca yoğurmaya başlıyoruz. Köfte hamurunun dağılmaması için, un ve yumurta akı ekleyip, yoğurmaya devam ediyoruz.

- Küçük misket elmalar kadar yuvarlak yapıp, içini açıyoruz. Patatesli içten koyup kapatıyoruz.

- Kaynayan suya, tuz ve dağılmaması için limon suyu ekleyip, köfteleri haşlıyoruz.

- Süzgeçle aldığımız köfteleri kızdırılmış tereyağı ile servis yapıyoruz.

Hayat gailesi herkes için bir başka şekilde devam ediyor ve kimsenin ki kimseye uymuyor. Ben bir yandan önümdeki dağ gibi dosyaları tetkik edip, imzalarken bir yandan da hafta sonu semineri için hazırladığımız dosya da eksiklik var mı acep diye tedirgin oluyorum. Beri taraftan kulağıma kurşun sesleri gelip duruyor. Merak edip göz ucuyla bakıyorum ve bizim personel camlarda. Ne oluyor derken kameralar kalabalık işyerinin bahçesi. Meğerse bir tv kanalında yayımlanan 'yanık koza' isimli dizi bizim işyerinde çekiliyormuş, haftalardır. Kurşun sesleri de Yavuz Bingöl'ün kardeşi vurulmuş, dizideki isimleri neyse artık. Bir ara da karavana getirip, portatif masalarda yemek yiyen insanlar vardı. Onlar da dizi ekibiymiş. Hayat herkes için zor vesselam. Amma her şeyin başı; illa sağlık arkadaşlar.


Haftabaşı görüşmek ümidi ile, hoşçakalın efendim.

Posted by Picasa