17 Temmuz, 2007



Posted by Picasa
Posted by Picasa

29 Haziran, 2007

Kumluca ve Tatil




Fotoğraflar seralar kenti Kumluca'dan. Bu ay da bile sebzelerin seralarda yetiştirildiğini görmek beni çok şaşırttı doğrusu. Yarın anneme geçiyoruz, bizim yaz tatili başlamış oldu böylece. 15 gün sonra görüşmek ümidiyle. Hoşçakalın.

19 Haziran, 2007

Özlem..

Bu hafta ki şiir etkinliğinin konusu 'özlem'. Özlem, hasret, ayrılık insanoğluna ölümden bile zor gelen hal. Şiirler, şarkılar, türküler de bol bol nasibini almış, insan ruhunu acıtan bu durumdan.

Benim için özlem kelimesi Fikriye Annem'den ayrılıkla özdeş... Fikriye Annem... Aramızda bir kan bağı olmayan, ama sevgisiyle, herkesin ötesinde kalbimde yer eden.. Kimseleri incitmeyen, herkesi kuşatan ışığı ile, narin,zarif, ince ruhlu bir insan.. Etrafında bulunanların en çok sevdiği ve sevildiğini derinden hissettiği ... Bir çocuk safiyetini taşıyan, utangaç ama hayatın ve insanın manasına dair bilge bir insan. Kendini insanlığa adayıp, yıllarını dolu dolu geçirip, son yıllarını ayrı bir şehirde yaşayıp, gelmesi için günleri sayıp, yol gözlerken kaybettiğim insan...

Bir sonbahar da uğrularken, gözyaşları içinde bakıyorken veda anında, "hani o bırakıp giderken seni/ o öksüz tavrını takmayacaktın..." dizelerinin O'nun için yazıldığını düşündüğüm, içim yanarak ayrılıp, bahara kadar gelmesini beklediğim Anneciğim!... Baharda, bir bayram sabahında tabutunu önümüzde bulduğumuz güzide insan... Özlemine dayanamazken, ebedi ayrılığı ile karanlıklar içinde kaldığımı hissettiğim, hiç bir zaman unutmadığım, unutamayacağım Fikriye Annem. O'nu gibi güzel yaşayıp, iyi atlara binip gitmeyi düşlediğim Anneciğim.

Hasret şiiri çok olunca, içlerinden seçmek te zor oluyor. Ahmed Arif ve Abdurrahman Karakoç'tan bir şiiri paylaşmak istiyorum.

Yarından sonra bir hafta kadar buralarda olamayacağım. Hoşçakalın efendim.


MİHRİBAN


Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamıştın,çözülmüyor mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor mihriban

Yar,deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor

Aşk kağıda yazılmıyor mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama

Aşk değince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut cizilmiyor mihriban

Boşa bağlanmış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım karabahtım tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor mihriban

Abdurrahim Karakoç

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM


Seni anlatabilmek seni.

İyi çocuklara, kahramanlara.

Seni anlatabilmek seni,

Namussuza, halden bilmeze,

Kahpe yalana.

Ard- arda kaç zemheri,

Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu

Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...

Bir ben uyumadım,Kaç leylim bahar,

Hasretinden prangalar eskittim.

Saçlarına kan gülleri takayım,

Bir o yanaBir bu yana...

Seni bağırabilsem seni,

Dipsiz kuyulara.

Akan yıldıza.

Bir kibrit çöpüne varana.

Okyanusun en ıssız dalgasına

Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,

Yitirmiş öpücükleri,

Payı yok, apansız inen akşamdan,

Bir cigara, dalıp gidene,

Seni anlatabilsem seni...

Yokluğun,

Cehennemin öbür adıdır

Üşüyorum, kapama gözlerini

Ahmet Arif

Not: Etkinliğin ev sahibi, www.kuzeydenizi.blogcu.com

13 Haziran, 2007

Gurbet Şiirleri,Ay Akşamdan Doğarken, Bekleyen Tariflerimiz

Şiir etkinlikleri düzenleyen bir site ile tanıştım. 12. Etkinlik Gurbet Şiirleri üzerine seçilmiş. Bir şiir sever olarak bu kadar geç haberdar olmam üzücü olsa da, geç te olsa tanımaktan mutluluk duydum. Katılım tarihini kaçırmış olsam da, üniversite yıllarından beri okumaktan, terennüm etmekten haz duyduğum bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bundan sonra ki katılımlar için bir de blogcuya üyelik veya vaktiyle olduğum üyelik bilgilerini hatırlamam icap ediyor. Etkinliğin ev sahibi www.ilknurmert76.blogcu.com

GURBET

Dağda dolaşırken yakma kandili,
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
Ne söylemez, akan suların dili,
Sessizlik içinde çağlama gurbet!

Titrek parmağınla tutup tığını.
Alnıma işleme kırışığını
Duvarda, emerek mum ışığını,
Bir veremli rengi bağlama gurbet!

Gül büyütenlere mahsus hevesle,
Renk renk dertlerimi gözümde besle!
Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
İçimde dövünüp ağlama gurbet!...

Necip Fazıl KISAKÜREK

Sınav öncesi hafta, uzunca bir süredir görüşemediğim, üniversiteden arkadaşım Kevser' de idim. Kevser, evlenip,Istanbul'a yerleşince çok sevinmiştik, daha fazla görüşebileceğiz diye. Malesef, Istanbul'un iki yakası arasında yaşanan trafik, iş, çocuk derken, bir de baktık aynı şehirde olmakla, Balıkesir'de olması arasında fazla bir fark olmamış.

Ender buluşmalarımızın sevincini yaşadığımız cumartesi, yaz rüyası Kevser'in ikramları arasında idi. Ben bisküvili lezzetlerden pek hoşlanmama rağmen çok sevdim. Bunda eklenen kahvenin bisküvi tadını bastırması etkili sanırım.

"Öksüz buluşmaya çıkmış da ay akşamdan doğmuş" tabiri misali, bizim buluşmamızda da Oğluşum aniden rahatsızlandı ve soluğu hastane de aldık, daha önce de yazmıştım. Yaz rüyasını 'başkaban adayımız' iyileşip, ev de asayiş belkemal olunca denedim ve sizlerle de paylaşmak istedim.

Malzemelerimiz:
- 2 kutu sade krem şanti (4 paket)
- 2 tatlı kaşığı dilimizde ki meşhur tabiri ile nescafe
- 4 su bardağı süt
- 4 paket kakaolu piknik bisküvi ( ben 3 paket kullandım)
- 1 paket çlkolata sosu, hazırlamak için süt

Yapılışı

-Kremşantiyi üzeinde ki tarife göre hazırlayıp, 2 kaşık cafe ile bir süre daha çırpıyoruz.
- Bisküvileri irice kırıp, şanti ile karıştırıp, uygun bir cam tepsiye yerleştirip, üzerini düzelterek dolaba kaldırıyoruz.
- Çikolata sosunu üzerindeki tarife göre hazırlayıp, iyice ılıyınca üzerine döküp, soğuyuncaya kadar dolapta tutup, servis için dilimleyip tabaklara yerleştirerek soğuk ve leziz, çok da pratik bir tat elde ediyoruz. Yazın bu tarz ikramlar çok yapılıyor ama, bu benim çok daha hoşuma gitti, denemek isteyenlere şimdiden afiyet olsun.

Gelelim, tarifini yazamadığım ve yazın vazgeçilmezi zeytinyağlılardan, taze fasulyemizin tarifine.





Malzemelerimiz:

- 1 kg. taze fasulye
- 1 havuç
- 1/2 su bardağından biraz eksik sızma zeytinyağı
- 2 orta boy kuru soğan
- 1 tatlı kaşığı toz şeker
- 1/2 limon suyu
- tuz

-Fasulyelerimizi yıkayıp, ayıklayıp doğruyoruz.
- Soğanları yarım ay, havucu jülyen doğrayıp hazırlıyoruz.
- Zeytinyağında soğanları biraz soteleyip, havucu ve diğer malzemeleri ekleyip, çok kısık ateşte pişirip, oda ısısında servis yapıyoruz.

Afiyet olsun efendim.

Yaz Rüyası Tatlı ve Küçük Hanımın Mezuniyeti


Bir minik kız vardı, kırmızıyı çok seven. Uzun, gür ama lepiska olan saçlarının büyüyünce dalgalı ve sarı olacağını bekleyen. Süsten çok hoşlandığı için, tarağa itirazsız teslim olup, rengarek tokalarla süsleten. Annesi çalıştığı için saçlarını acele yapmak zorunda kalışına zaman zaman üzülen. Yeni neslin okullarında tertip edilen bitmez tükenmez törenlerde, annesi ile kuaföre gitmek için çabalayan ve daha okula gitmeden bozulan bukleleri için, niye benim saçlarım düz ve parlak, ondan kayıyor, bak şu kumaş gibi diye kırmızı tuvaletinin satenini gösteren.

Yaşından önce okula başladığı için senin ana sınıfına gitmen gerekirdi, yanlış sınıfa yazılmışsın diyen uzman arkadaşlarının yorumlarından sonra, eve ağlayarak gelen. Ben geçen sene gitmiştim ona dedim, şöför amcam evde dibin mi tuttu ne bu acele dedi, anne o ne demek şimdi, yarın ana sınıfına mı gireyim diyen bir kız.

Zaman su gibi akıyor. "kuşlar uçuyor, ömür geçiyor" diyen düşünürümüz ne güzel ifade etmiş. Miniklerimiz dün kepleri havaya attı, yeni menzillerinde Allah tamamının yardımcısı olsun.

"Yaz rüyası tatlısı" pasta da denilebilecek, kolay ve lezzetli bir tat. En kısa zamanda paylaşmak üzere, hoşçakalın efendim.

11 Haziran, 2007

Bir Maratonun Sonu


Yoğun bir hafta sonunun ardından, herkese merhaba!


Bu hafta sonu iki değil de, dört-beş gün gibi geçti. Beklenen gün geldi ve bizim Küçük Hanım OKS' ye girdi. Cumadan itibaren stresten arındırma çalışmalarına girdik. Cuma günü sınıf arkadaşlarından birinin annesi önderliğinde havuza gittiler. Cumartesi sabah, önce teyze, yenge ve kuzenlerin davetli olduğu bir kahvaltı tertip ettik ve hepsini balkonumuza sığdırmayı başardık. Akabinde Yıldız Sarayı ve bahçesi niyeti ile evden çıkıp, rotayı son anda Fethipaşa'ya çevirdik. Akşamı destek için gelen boğaziçili kuzenimizle geçirip, erken yatıp dinlenmeye çalıştı. Sabah sınavın yapılacağı okula doğru yola revan olduk. Sınav gerçekleşti, bir maraton daha kazasız belasız bitti. Bu yaşta çocukların yaşamaması gereken bir yük tü bu ve dilerim, planlandığı gibi son olur. Sınav sonrasını ise, lise yıllarından bir gazel de ifade edildiği gibi;

"azadedir bugün nihal, berki berkten ızdıraptan" diyerek, yükten arınmış bir fidan olarak, kendini biraz kuşlar gibi hür, biraz da yoğun bir tempodan birden boşalınca boşlukta gibi hisseden kızımıza ayırdık, böylece oldukça yoğun ve de yorgun bir hafta sonundan sonra hayata devam ediyoruz. Bugün mezuniyet gününe iştirak edeceğiz. Hayırlısı bakalım. Dilimiz sürçtü ise, gazelden eksik bir hatırlamamız var ise affola...

Not: Kısır köfteyi yazdım alt posta, z.yağlı fasulye ve balık köfte bilahare. Hoşçakalın.



06 Haziran, 2007

Kısır Köfte, Zeytinyağlı Taze Fasulye ve Balık Köfte

Biz buna kısır köfte diyoruz ve birkaç şekilde sunumu olabiliyor. Benim yaptığım şeklini Malatya'da tatmıştım yıllar önce. Haşlayıp, soğuttuktan sonra (suyunu süzmeden) sarımsaklı yoğurt ve üzerine kızdırılmış tereyağı ile sunumu sıcak günlere daha uygun, serin bir tat.

Yapılışına gelince;

- 2 bardak bulguru sıcak su ile ıslatıp bekletiyoruz.

- Yarım saat kadar yoğurup, tuz, kararbiber, kırmızı biber ilave ediyoruz.

- Yarım çay bardağı un ve bir yumurta ekleyip, tekrar yoğurup, elimizi ıslatarak, bilye köfteler hazırlıyoruz.

- Kaynayan suya dağılmayı önlemek için, limon suyu ekleyip, haşlıyoruz.

- Biber salçası eklediğimiz yağda kavurup, ayranla servis yapıyoruz.

Misafirlere çay toplantılarında daalternatif bir ikram olabiliyor.





Çocuklar bilgisayar sırası için başımda nöbet beklediğinden tarifler ve yazım sonraya kalsın.

05 Haziran, 2007

HASTA KANARYAM, OĞLUŞUM.....


Oğluşum Cuma akşamı aniden rahatsızlaştı ve hafta sonunu hastanede geçirdik.
" Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi"
sözü ne kadar yerinde ve de anlamlı daha bir yakınen hissediyor insan...
Ölüm kaş ile göz arasında sözü de büyüklerin hiç boş değilmiş, tekraren yaşamış olduk.
Sizi bilmem ama ben; sevinince, güzel bir manzara ile karşılaşınca, amma hele de biraz yürek daralınca, hemen mevzuya uygun şiirler sıraya girer belleğimde.
Bahtiyar Vahapzade'nin anlamlı bir sözü var bu hususta;
" Dertli adam ozan olur" der kendisi. Atalarımız da, " aşk ağlatır, dert söyletir" derler malum. Ben de derim kendi kendime, her halimize tercüman olan bu kadar güzel şiirlerimiz olmasa idi, şair olabilirmiydim acep diye...
Son üç gündür, zülfüyare dokunan şiirlerin birincisi Fazıl Hüsnü Dağlar'canın Ağır Hasta'sı.
Ağır Hasta

Üfleme bana anneciğim korkuyorum
Dua edip edip, geceleri.
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.
Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgarlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.
Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun, nur gibi.
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle, nasibi.
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

İkincisi Akif'in 'Hasta' şiirinden bir kısım:
..................................
- Çağırın hastayı gelsin.
- Kapının perdesini ,
Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk..
Lakin o bir levha idi..!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi,
Rengi uçmuş yüzünün , gözleri çökmüş içeri.
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı , damarlarla beraber çıkmış,
Betbeniz kül gibi olmuş uçarak nur-i şebab ;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş , bitab !
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi ;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi !
Kafa yük gibi kesilip boynuna , çökmüş bağri ;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı .
- Otur oğlum seni dikkatlice bir dinleyelim …
Soyun evvelce , fakat …- Siz soyunuz yok halim !
...................
Hastane, hasta çocuklar, hasta insanlar, hastalarını bekleşen insanlar, yolu birbirinden farklı sebeplerle can bahsinde hastanede kesişenler... Zaman zaman ziyaret etmek te fayda var, sağlığın kıymetini, sağlıklı geçen zamanın kıymetini anlayabilmek için.
Zaman zaman hapishaneleri ziyaret etmeli insan, hürriyetin kıymetini bilip, hareketlerini daha iyi ayarlayabilmek için...
Kimi zamanda mezarlık ziyareti yapmalı, ömrün kıymetini bilip, boş geçirmemek için...
Çocuk yuvalarını, huzur evlerini ziyaret etmek de, insana yardımcı olup, insanlığımızı hissedebilmek için önemli diyorum acizane...
Zira, hamiyyet duygusu insanlarda öylesine yok oldu ki, ibret alalım diye Yaradan, hayvanlardan misaller sunuyor bize... Son zamanlarda az mı görür olduk, kedi yavrularına annelik yapan köpek misali olaylara....
Hepiniz sağlıcakla kalın efendim.
Not: Görüntü www.kanarya.sesi.com 'dan alınmıştı.

30 Mayıs, 2007

YAZ AKŞAMLARI - TATİL OYLAMASI- PAZI SARMASI

Kışın pek de bir itibar göremeyen balkonlar, yazın gözdesi makamında, ilgisiz geçen ayların intikamını alırcasına allanıp-pullanıyor. Hızını alamayanlar yarışmalara katılıyor. Bahçelerde sere-serpe büyüyen neslin çocuklarına bir nevi teselli ikramiyesi oluyor...

Çocuklarla birlikte, tatil planlarına dair fikir teatisinde bulunup, oylamak için gün batımında, okul-iş dönüşü balkonda toplandık. Oylama da, küçükler bir, büyükler iki oya sahip, ayrıca ailenin en büyük üyesinin, nam-ı diğer babanın veto hakkı mevcut. Bu oy sistemine karşı çıkan ve okul çevresinin tesiri ile ilerde siyasi arenada yer alacağını belirtmeye başlayan çok bilmiş ablamız, bu bizim oy sistemi de Türkiye'nin demokrasi sistemine benziyor, adilane değil diyerek büsbüyük eleştrilerde bulunduysa da, yine aynı minval üzere evin elitlerinden hüsnü kabul göremedi.

Bir taraftan teklifleri dinlerken, gün batımına kayıyor bakışlarım. Yukardaki gibi latif bir manzara olmasa da şairlere ilham veren bu vakit her zaman özeldir diyorum. Bir yandan yorgunluğu atıp, diğer yandan akşamı temaşa eylerken, Cahit Külebi'nin 'Akşamlar Hey Akşamlar' ı belleğime zuhur ediyor.

"Kim esir değildir Kendi içerisinde?

Akşamlar hey akşamlar!

Doğmasaydım eğer O küçük şehirde

Kim böyle boş gezer,

Yüzer gibi olur,

Bir koca nehirde?

Yorgunluk hey yorgunluk!

İnatçı yorgunluk!

Dalgın bir yüz kadar

Tozlu ayakkabılar.

Yorgunluk hey yorgunluk" derken ardından Necip Fazıl'ın 'Akşam' ı geliyor bekletmeden.

"Güneş çekildi demin,

Doğdu bir renk akşamı.

Bu, bütün günlerimin,

İçime denk akşamı.

Akşamı duya duya,

Sular yattı uykuya;

Kızıllık çöktü suya,

Sandım bir cenk akşamı " deyip, çaydan bir yudum alırken, bizim ufaklık, bu yıl da geçen yıl olduğu gibi Mevlana'yı ziyaret edecek miyiz? Konya çok güzeldi, diyor. İlk kez geçen yıl biz de, kurum arkadaşlarımız gibi, gideceğimiz yere, yolu biraz uzatarak, yollarda menziller tayin ederek, tabiri caizse gezerek gitmiştik.

Bu yıl Mevlana ziyareti yok derken, hatırıma Nazım Hikmet'in gençlik yıllarında kaleme aldığı Mevlana şiiri geliyor. Sizi şiirle başbaşa bırakıp, akabinde bir önceki postta yer alan pazı sarmasının tarifini verip, veda edeyim. Sürç-ü lisan ettikse affola.

"Sararken alnımı yokluğun tacı

Silindi gönülden neşeyle acı

Kalbe muhabbette buldum ilacı

Ben de müridinim işte Mevlana

Edebe set çeken zulmeti deldim

Aşkı içten duydum, arşa yükseldim

Kalpten temizlendim, huzura geldim

Ben de müridinim işte Mevlana."

Kim şairlerden daha güzel anlatır ki bir güzelliği. Her ne kadar Fuzuli; Hilmi Yavuz'un bugün kü köşe yazısında da vurguladığı üzere,

"Ger derse Fuzuli güzellerde vefa var / Aldanma ki şair sözü elbette yalandır" dese de bu beyittegörünen anlamdan ziyade derin manalar işaret edilmiş ve yazar da güzel bir yazı ile vuzuha kavuşturmuş, ilgi duyanlara duyrulur.

Sadede gelip, tarifimizi verelim.

- iki küçük bağ pazı yıkanıp, kaynar suya batırılıp, akabinde soğuk su dolu bir kaba alınır.

- Suyu boşaltılılp, hafifçe sıkılarak sarılmaya hazır hale gelir.

- 300 gr kıyma, 2 büyük soğan, yarım fincan pirinç, maydanoz, dereotu, karabiber, kırmızı biber, yarım çay bardağı zeytinyağı, bir silme kaşık salça ve tuz ile iç hazırlanır.

- Sarma işlemi bitince, tencere üzerine yarım kaşık salça, 1-2 diş sarımsak ve tuz sulandırılarak dökülür. Bizim gibi fazla sulu sarma sevmiyorsanız hizasından daha az, biraz daha sulu seviyorsanız hizasında kaynar su eklenip, en küçük ocağın, kısık ateşinde pişirilir. Afiyet olsun efendim.

Not: Görüntüler netten alıntı.

29 Mayıs, 2007

Balkonda Akşam...



Lalelerin mevsimi geçince geçen yıl çok memnun kaldığım petunyalarla doldurup saksıları hem rengarek görüntüsü hem de özellikle geceleri hissedilen kokusu ile mest oluyorum. Menekşeler daha önceden açmıştı. Baba yadigarı, emektar zakkumumda tomurcuğa durdu. Diğer bir baba yadigarı telgraf çiçeğimde ilk kez bu yaz minik beyaz çiçekler açtı. Yaşlama belirtisi mi, iyi bir olay mı çözemedim. Benim mevsimlik çiçeklerimin de mimarı olan peyzaj mimarı arkadaşımız Sibel'e bir hatırlayıp da sormalı artık. Kapalı balkonda ikamet eden menekşe ve begonyalar pek köpürdüler semizlikten ama çiçek açma belirtisi hiç yok kendilerinde bu yıl nedense.
Pazı sarma ve tepsidekiler balkona taşınan akşam yemeğinden. Benim favarim pazı olsa da salata yazın baştacı. Taze patatesten kabukları soymadan yapılan kızartma da her yerde olduğu gibi çocukların tabii. Pazı sarmasını yarın yazayım inşallah, şimdilik iyi geceler efendim.

25 Mayıs, 2007

Salı günü döndüm Istanbul'a. Normal vaktinden bir yarım saat geçikmeli inen uçağın, adalar üzerinde turlaması her ne kadar hoş bir manzara arzetse de, toplantıya yetişemeyeceğim endişesiyle epey bir tık tık etti kalbim. Hızlı bir koşuşturma neticesinde, türk filmlerivari ilk madde görüşülecekken girdim salona.

Dolu dolu geçirdiğim bir üç gün oldu bu. İştirak edeceğimiz program için cumartesi gecesi yol alırken bir ara uyanıp, gökyüzüne baktığımda yıldızlar elimi uzatsam dokunabilecek kadaryakın ve pırıl pırıl idi. O an sizleri ve bu şehr-i Istanbul'da hep uzaktan arz-ı endam eden yıldızları hatırladım. Sizi andım, zira tur halinde gitmiyor olsaydık, aracı durdurup, görüntülemek ve sizlerle paylaşmayı çok istedim o an.

Yine acele yazıyorum, birazdan çıkmam gerek. Uzak diyarlardan anne-baba dostumuz olan çok sevdiğim bir ailenin kısa süreliğine buraya geldiğini öğrendim ve yarın tam gün performans kriterlerimiz üzerine bir toplantımız olduğundan, bu akşam görebileceğim ancak.

Bugün Necip Fazıl KISAKÜREK'in vefat yıldönümü. Bizim şiir sever küçükhanım hatırlattı. 25 Mayıs 1983'te ben matematik çalışırken, haber almıştım. Rahmetle anıyor ve meşhur şiiri Çile ile sizleri başbaşa bırakmak istiyorum. Baki kalan bu kubbebe hoş bir seda imiş, hoşçakalın efendim.

ÇİLE..

Gaiblerde bir ses geldi:

Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi,

künde üstüne künde...

Pencereye koştum:

Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!

Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,

Kustum,

öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta,

bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya,

hikayesi zor;

Makâni bir satıh,

zamanı vehim.

Bütün bir kainat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen,

hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük,yetiş,

takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim,

yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

Sonum varmış,

onu ögrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selam sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;

Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken patlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

Lugat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl!

Açıldı kapı;Atlas sedirinde mavera dede.

Yandı sırça saray, ilahi yapı,

Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

Içiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab,

bilinmez bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak...

Necip Fazıl Kısakürek

18 Mayıs, 2007

Yine Yola Düşerken....

Yarın yine bana yol göründü, leyleği havada da görmemiştim ama... Bu sabah Annemle kahvaltı yapabileceğim kısmetse. Annemi görebileceğimi ve katılacağım programı düşünürken yüreğim pırpır ederken, okul dolayısı ile çocuklarla birlikte gidememem de tam aksi sinyaller yüklüyor yüreciğime.

Sadece üç gün bile olmayan bir program ama, sevinç, üzüntü, heyecan ve endişenin cem olduğu bir yumak oluştu bile.

Son zamanlarda bloguma neler yazmak istedim neler. Alınan her görüntü, tasarlanan her yazı güncelliğini kaybedip, uçtu gitti. Şu an da çok zar zor yazıyorum işte. Halbuki açarken blogu bu değildi hedefim. Gökten gül yağmaz, gül istiyorsak fidan ekmemiz gerekir diyen Göte gibi, gece-gündüz bir şeylerden vaz geçerek yapmalıyız, planladıklarımızı esasında.

Ben bu aralar işittiğim bir sözü çok beğenmiş, iç dünyama pelesenk etmiş vaziyetteyim. Sizlerle de paylaşıp, satırlarımı noktalayayım isterseniz. " Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil"
Fuzuli'ye ait bir söz. Çok yerlere uyan, derin bir cümle. Böyle çalakalemlerin de tesiri yok ama, kapatıp blogu, susup, sizlerden ayrılmaya da gönlüm razı değil. Sürçü lisan ettikse affola, görüşmek ümidiyle, sağlıcakla kalın efendim.
Not: Yollar Sivas'ın, havuz da kent merkezinden.




11 Mayıs, 2007

Hayat ve Ölüme Dair Gece Dokundurmaları...

Esasında oldu birkaç gün eve döneli. İyi insanlardan birinin daha iyi atlardan birine binip gittiğini düşünüyorum. Biz gittikten sonra eşimin yakınlarından iki kişi daha vefat ettiler. Ölümün yüzü soğuk pek tabii ki, ama nerede, ne zaman gerçekleşeceği hiç belli olmuyor. Sürekli cenaze evlerine girip-çıkıp o atmosfere alışmışken, diğer bir yakının izin alınarak biraz da mahcup bir eda ile icra edilen düğünü tebrik için uğruyoruz. Yakın binalardan birinde yine bir kalabalık görüyorum ve yanımızdakilerden biri açıklıyor. Ailenin tek oğlunun cenazesi gelmiş Kıbrıs'tan. İçimin acıdığını hissediyorum. Gencecik bir çocukmuş. Uzun bir süre rahatsız olduğunu işittiğim damadın başlamış düğünü cenazeler arasında sessiz sedasız devam ederken, komşunun
güçlü kuvvetli, sağlıklı delikanlısının ani bir ölüm sebep gösterilen cenazesi geliyor...

Hayat bu işte. Kimin başına ne zaman, ne geleceği bilinmiyor...

"Neylersin ölüm herkesin başında,
Nerede, ne zaman ve kaç yaşında,
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musaala taşında..." diyen şairden daha güzel nasıl ifade edilebilir ki?...

Bir "Sessiz Gemi"ye binerek gideceğimi, kimbilir ne zaman, nasıl ve nerde:

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan,
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller!
Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden." (Yahya Kemal Beyatlı)

Seni Cahit Sıtkı'dan, her mısram namusumdur diyen Yahya Kemal'den ve de Necip Fazıl'dan daha güzel nasıl anlatabilirim ki ey ölüm?!


02 Mayıs, 2007

Dünya Bir Değirmen

Dünya bir değirmen döner... Kimi çıkar, kimi iner... Bir yakınımızın da bu kervana katıldığı haberini aldık, sabah uçağı ile yola çıkacağız. Mekanı cennet olsun. Gününüzün güzel, ömrünüzün dolu geçmesi dileği ile...

"Ölüm ölene bayram, bayramda sevinmek var,
Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var."

28 Nisan, 2007

Candan'a Geçmiş Olsun

Sevgili Candan'a geçmiş olsun dileklerimle...

26 Nisan, 2007

GELDİ BAHAR....

Orhan Veli bir şiirinde kendisini mahveden havalardan bahseder hani.

BENİ BU HAVALAR MAHVETTİ

"Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti."

Esasında bu havalar, her zerredeki canlanma hepimizi hareketlendirir, biz de bir değişim yaşamak isteriz. Kimimizde biraz daha fazla olur, hele de çocuklarda. Bizim Oğluş da baharda kanı daha çok kaynayanlardan. Kendilerini motive etmek için 23 Nisan tatilini çok sevdiği Adapazarı civarında geçireceğimize söz vermiştik. Bir ay önce gittiğimizde bu kadar güzel değildi. Paşamız çok mutlu oldu. Görüntülerinde kimi Altındere, kimi Kuzuluk ve Dokurcun tarafından.

Bahar... Mevsimlerin en güzeli... Diğerlerinin güzelliği, her yaşım kendine göre bir güzelliği var tesellisi gibi belki de, ne dersiniz bilmem...

Alt postta beyimizi meftunu olduğu atlarla hasretlik gidersin diye çiftliğe gitmiştik ama, kapalı olunca payına bu kadarı düştü garibimin. Yol boyunca uzaktan gördüğü inekleri at sanıp, heyecanla ayağa kalkıp, hazırola geçtiyse de bir Malatya tabiri ile felek paşamıza yar olmadı.

Vakit bulamayınca gece yarısı kaleme alınan bu yazıda sürçü lisan olduysa affola. Hoşçakalın.




20 Nisan, 2007

FARKLI YAŞAM ÖYKÜSÜ İLE EİSENHOWER VE SOBE

Hepimizin beğenisini kazanan, "Tutuşturulmuş insan ruhundan daha etkili bomba tanımıyorum"sözü ünlü ABD Başkanı Eisenhower'a ait. Bu söz hayatının özeti gibi ve kişisel gelişime, hedefe odaklanmaya ve eğitime önem veren herkesin bu hayattan çıkaracağı dersler var. Adına doktrin oluşturmuş başkanlardan biri olduğu için fakültede de konumuz olmuştu. Nette araştırma yaparken rastladığım yaşam öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

EİSENHOWER

Genç çiftçi her zamanki gibi gün ağarırken uyanmıştı. Hayatının çiftlikle alakası olmayan ilk gerçek işine doğru tozlu yolda yorgun argın ilerliyordu.O gün hava sıcak ve boğucuydu, tipik bir temmuz günüydü. Aşırı nemle birlikte sıcaklık şimdiden 25 dereceyi bulmuş, 35 dereceye çıkması bekleniyordu. Uzun saatler çalışmak zorunda kalacağı fabrika çok daha sıcak olacaktı. Ama terfi terfidir, diye düşündü. Yürüyüşü hızlanırken önündeki teneke kutuya bir tekme attı. Sadece üç ay çalıştıktan sonra "kalfalığa" terfi ettiği için daha ilk günden işine geç kalmak istemiyordu. Çalıştığı yer küçük bir fabrikaydı. Kasalanmış, tabaka halindeki çelik galvanizlenip, parçalara ayrılıp soğuk perçinleme işlemine tabi tutuluyordu. Yürürken uzun adımlar atıyor ve vücudunu dik tutuyordu ama onu izleyen biri, biraz üzerine bol gelen giysilerinden garip ve fazla uzun boylu olduğunu düşünürdü. Hayli zayıf haliyle tarlasına girmeye çalışan kuşun üzerine atlamaya hazır bir korkuluğa benziyordu. Şu an erkek kardeşi ve Swede ile gittikleri dereye girip gün boyu orada kalmayı ne kadar çok isterdi. Orada geçirdikleri güzel anlar, haftada 6 gün ve genelde günde 12 saatlik işi yüzünden hayatından gittikçe silinmeye başlamıştı. Ama artık bir amacı vardı.İlk amacı ağabeyinin öğrenim görmesini sağlamaktı. Bunu kendiyle ilgili planlarının üzerinde tutuyordu. Aile bu konuyu etraflıca tartışmış ve karar vermiş ve o da razı olmuştu. Zaten sonra da sıra ona gelecekti. Dolayısıyla ikinci amacı da üniversitede okumasını sağlayacak parayı bir araya getirmekti. Ağabeyi kadar fazla paraya ihtiyacı olmayacağından bu faslı daha kolay halledeceğine inanıyordu. Eninde sonunda Deniz Harp Akademisi'ne gireceğine inanıyordu. Orada en yakın arkadaşı Swede ile buluşacaktı. Yaklaşmakta olan o büyük günü uzun zamandır planlıyorlardı. Bu gece de Swede ile buluşup olası sınav sorularının üstünden geçecek, akademinin belgelerini inceleyeceklerdi. Kendini amiral üniforması giymiş, büyük bir filoyu kumanda ederken hayal ederdi. Kahramanlarından biri Amiral Nelson'du. Hayat hikayesini defalarca okumuş, Nil Muharebesi'nden Trafalgar'a kadar önemli muharebelerini incelemişti. Acaba Swede'den önce amiral olabilecek miydi? Swede. Böyle bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslıydı. Kişiliğine, özellikle de hal ve tavırlarına hayrandı. Onun yapısında olmayı çok isterdi. İri yapılı olduğu halde Swede, kendinden küçük olanların onu iteklemesine ses çıkarmazdı, birçok kere kendi gücüyle halledebileceği halde arkadaşının araya girip onu korumasına izin vermişti.

"Nereye gidiyorsun, evlat?" Çiftçi çocuk birdenbire durdu. Hayallerine dalmış yürürken dükkanın önünden geçip gittiğini fark ederek kızardı. "Özür dilerim" dedi ustabaşına. "Bu kadar çabuk geldiğimi fark edemedim." "İyi. Şurada seni görmek isteyen biri var. Uzun süredir bekliyor." Ağabeyinin süthanedeki patronunu tamdı, adımlarını sıklaştırarak yanına vardığında adamı neşeli bir şekilde "Günaydın efendim" diye selamladı.Adam doğrudan konuya girdi. "Ağabeyin üniversiteye gidiyor, ben de sana onun işini teklif etmek istedim. Onun yarısı kadar bile çalışsan yeterli olacağına inanıyorum." "Te-teşekkür ederim" diye kekeledi. "Teşekkür etmene gerek yok. Senin ve ağabeyinin yaptıklarını takdir ediyorum. Swede'i de. Ben doğru dürüst bir eğitim almadım. Zor olanı yaptım, tabii okumak iş değil demek istemiyorum." "Anlıyorum efendim." "Esasında gelip seni görmek için zamanım olmazdı ama acilen birine ihtiyacım var. Kabul edersen işten çıkacağını hemen şimdi haber vermen gerekiyor. Ben de işime dönmeliyim." "Sanırım düşünmeme gerek yok. Maaşımın çok daha yüksek olacağım biliyorum." "Kazanmak için çok çalışman gerekecek. Kolay iş değildir ama siz çiftlikte yetişen çocuklar ağır işlerin altından kalkabiliyorsunuz. Bu, çok iyi bir özellik." "Bir dakika bekleyin, size süthaneye kadar eşlik edeyim" diye bağırdı genç çocuk dükkana doğru koşarken. Kısa bir süre sonra kırmızı bir suratla ve ter içinde dışarı çıktı. Nazik bir tavırla istifa etmişti.

Bir süre hızlı fakat sessiz bir şekilde yürürlerken çocuk nefesini tutuyordu. "Buzun nasıl yapıldığı biliyor musun, evlat?" diye sordu yeni patronu. "Bildiğimi söyleyemem." "Yaptığımız buzun büyük bir kısmını dondurmak ve besinleri saklamak için kullandığımızı bilirsin. Bunu, tenekelerce suyu olabildiğince tuz içeren salamura içinde dondurarak suni olarak üretiyoruz. Salamura, amonyak gazı içeren borularla eksi 20 derece soğukta tutuluyor. Çok soğuk olan amonyak gazı salamuranın ısısını alır ve salamurayı suyun donma derecesinin altında tutar. Bu da tenekelerdeki suyu buz parçalan haline getirerek dondurur." "Buz üretirken" diye devam etti, "öncelikli olarak dipteki ve tenekelerin kenarlarındaki suyu dondurmak gerekir. Bu, suyun dondukça genleşmesi sonucu tenekeleri çatlatmasını önler. Anladın mı, evlat?" "Sanırım" diye yanıtladı. "Ama yine de nasıl yapıldığını gözümle görmeli ve incelemeliyim" dedi. "Bu iş ancak böyle öğrenilir, evlat." Sağlam ve güçlü adımlarla tozlara basarak, konuşmadan yürümeye devam ettiler. Sıcaklık 30 dereceye ulaşmıştı ve hala da yükseliyordu. Ufka doğru baktıklarında dalgalar halinde titreyen nemi görebiliyorlardı. Havadaki amonyak kokusu hedeflerine yaklaştıklarını haber veriyordu. "Serin binaya girmek hoşuma gidecek" dedi çocuk. "Çalışırken o kadar kısa zamanda terleyeceksin ki" diye cevap verdi adam. "İşte geldik. Seni Joe ile tanıştıracağım, o da sana hemen ipleri gösterecek. Buz odasından başlayacağız." Buz odasına girerken genç çiftçi yeni işine karşı ilk tepkisini de gösterecekti. Sonradan, bunun sanki firavunun mezarına girer gibi ölüm sessizliğini andıran bir his olduğunu söyleyecekti. Ardından el bocurgatı çalıştırıldı ve saatte 3 ya da 4 tane 135 kiloluk buz kalıpları kesmeye başlandı. Joe ile genç adam sırayla büyük buz kalıplarını makineye taşıdıktan sonra bocurgatta buzlarla uğraşıyorlardı. Sonra buz kütlelerini, ilerde Rube-Goldenberg mekanizması adını vereceği yukarıdan aşağıya meyilli inen aletin içine yerleştirdiler. Ardından Joe ile birlikte, buz parçalan, torbaların oluşturduğu girişe benzeyen açık bölümden kayıp bitişik odaya gidene kadar tenekelere su döktüler. Daha sonra genç adam yan odaya gidip farklı ebatlardaki kalıpları maşayla tutarak yerleştirdi. Montajın bitiminde ise çiftçi çocuk buzlan teslimat için yük arabasını yerleştirdi. Kendini vererek çalışıyordu. Kolu kendi hızını kazanmıştı. Çalıştıkça şekil kazanan ve dikkat çekici olmaya başlayan kasları hoşuna gidiyordu. Düşünmeden alışılmış hareketleri yaparak çalışırken geleceğini düşünmeyi ve hatta ezber yaparak ders çalışmayı öğrenmişti.

Bazen kendini Annapolis'ten sonra kazanacağı gelecekteki şanını hayal ederken bulurdu. Örneğin bir deniz savaşı sırasında Cumhuriyeti kurtaracak klasik "T çaprazlama"sını düşlerdi. Bir keresinde hayallerinden bir çığlıkla ayılmıştı: "Dikkat et." Döndü ve üzerine gelmekte olan 135 kiloluk buz kalıbından kıl payı kurtardı, çarpsa ölümüne neden olabilirdi. Fabrikada güvenlikle ilgili olarak anlatılan kısa bir öğüt çalışırken hayallerini rafa kaldırması gerektiğini ortaya koyuyordu. Nasıl geçtiğini fark etmeden saat akşam 6 olmuştu. Bir günlük paramı kazandım, diye düşündü.
Süthaneden çıkmak üzere kapıya doğru yürürken kendisine yaklaşan ustabaşı "Bugün çok para kazanmışsındır herhalde" diye seslendi. "Evet, hem de çevik olmayı öğrendim" diye cevapladı. "Swede'le birlikte birkaç ay içinde sınavlara gireceğinizi duydum. Bugünkü çalışmanı görünce aklım iyice karıştı. Çok çabuk öğreniyorsun." "Bu gece yemekten sonra sınav soruları üzerinde çalışmak için Swede'e gideceğim." "Güzel bir uyku çek. İyi geceler." Swede ile hayallerini paylaşıp, beraber ders çalışacakları geceyi düşünerek hızla uzaklaştı.Akşam yemeğini hızla mideye indirdikten sonra, ailesine veda edip Swede'le buluşmaya gitti. Her zamanki gibi birbirlerini sevgi ile karşıladılar, gülümseyerek selamlaştılar. "Bu akşam ne çalışacağız, Swede?" "Savaş usul ve stratejilerine ne dersin?" "Bugün süthanede savaş tarihi çalışırız diye düşünmüştüm." "Bana yeni işini anlatsana." "Anlatacağım. Ama önce hangi konuların üstünden geçmedik ona bir bakalım. Biliyorsun, sadece birkaç ayımız kaldı." "Silahların gelişimini çalışmaya başlamıştık. Donanmaların malzeme ihtiyaçları ve tedarik hatlarını çalıştık. Ateş gücü kullanımını işledik. Askerlerin eğitimi konusunu tekrarladık." "Savaş tarihini ülkelerin ekonomileri ışığında inceleyelim diye düşünmüştüm. Ordularını ve filolarını nasıl oluşturuyorlar? Bunları oluşturacak parayı nasıl buluyorlar?" "Bu çok önemli bir soru" dedi Swede. "Bizden sadece bu konuda bir broşür hazırlamamızı isteseler çalışmamız yıllarca sürebilir." "Sanırım kendi cevaplarımızı oluşturmamızı isteyeceklerdir. Genel bilgi düzeyimizi iyi ifade eden birkaç cümle onları etkileyebilir. Dün kütüphanede bir kitap buldum. Okuduktan sonra sana vereceğim. Birkaç gün içinde iade edilmesi gerek." "Bu kadar şeye nasıl yetiştiğini anlayamıyorum. Eve gidiyorsun saatlerce kitap okuyorsun, sonra sabah çok erken kalkıp süthaneye gidiyorsun. Hepsine nasıl yetişebiliyorsun be oğlum?" "Bana oğlum deme. Senden birkaç ay büyük olduğumu unuttun mu?" diye takıldı. "Haklısın. Unutmuşum. Bu gece nasıl oldu da ekonomi ile ilgili bir kitap almadın yanına." "Unutmuşum. Yeni işin nasıldı?" "Büyük amirallerin hayatlarını tekrar edelim. Ben sana sorular sorayım, sonra da sen bana sorarsın. Bunu bitirince de tekrar strateji konusuna dönebiliriz. Ben Merrimac and the Monitor'u bitirdim, sen de bana Güneyin Süvari Taktikleri'ni anlatırsın." İki genç adam saatlerce birbirlerine sorular sordular. Sonra akşam saat 9'a kadar askeri kitaplarını okudular. "Gerçekten de eve gidip ekonomiyle ilgili kitabı mı okuyacaksın?" diye sordu Swede sessizliği bozarak. "Evet ve de şafakla kalkacağım. Okurum ama." "Sen dürtüklemesen bu işin altından nasıl kalkardım bilemiyorum" dedi Swede. Ertesi akşam çalıştıklarını tekrar etmek için buluşmak üzere sözleşerek ayrıldılar. Genç adam günlük programına kolaylıkla alıştı. Sabah erkenden kalkıyor, saat akşam 6'ya kadar çalışıyor, akşam yemeğini çabucak yiyip Swede'le ders çalışmaya gidiyordu.
Haftalar çabucak geçip gitti. İki ay içinde Belle Springs'deki süthanede kalfalığa yükseldi. Fırın odası üç adet borulu kazandan oluşuyordu. Gevşek, neredeyse toz halinde kok kömürü kullanıyorlardı. Klinker, yani tuğla ya da fırında çok ısınan taşımsı maddeler belirli aralıklarla oluşuyordu. Dilimleme makinesiyle yanan kömürü bir yana itiyor, ızgaralardan klinkerleri temizliyor ve başka bir işçi klinkerlerin üzerine su dökerken o da bunları taşıyordu.
Süthanenin ikinci mühendisliğine terfi etti ve maaşı ayda 9ü dolar arttı. Haftanın yedi günü, sabah saat 6'dan akşam 6'ya kadar günde 12 saat, haftada 84 saat çalışıyordu.
İki genç adam sınava kadar geceleri yoğun çalışmalarına devam ettiler. Birbirlerine o kadar çok bilgi ve teori yüklediler ki, sona doğru artık biraz aptallaşmaya başlamışlardı. Her şey bittiğinde sanki duyguları çekilmiş gibi hissettiler kendilerini ama ikisi de sınavı geçtiklerine ve donanmada uzun bir gelecek için yolun başında olduklarına emindi ve birlikte Annapolis'te geçirecekleri günleri heyecanla bekliyorlardı.

Yıllar sonra Swede, arkadaşına sonuçlan öğrendikleri günü hatırlatacaktır. "Sizin eve elimde telgrafla koşarak geldiğim zaman yüzündeki keder dolu ifadeyi asla unutmayacağım. Sanki bir cenazeden dönmüş gibiydin. Pek yapmadığımız bir şeyi yapıp birbirimize sarıldık. Sen isteksizdin ama benim sevincimi paylaşmaya çalışmıştın. Sonra sınavı çok iyi derece ile geçtiğini ama Annapolis'e kabul edilmediğini, yirmi yaşında olduğun için koşullarına uymadığını söyledin." "Ama sonra" diye hatırlattı genç çiftçi, "Hala West Point'e girebileceğimi anladık, sınav iki okul için de geçerliydi. Ayrı yerlerde okuyacak ve yıllar boyu ayrı kalacaktık. Üzülme sırası o zaman sana gelmişti." "İkimizin de birbirimize içtenlikle yardım ettiğini bildiğimiz için zorlukların üstesinden gelebildik. Özellikle de Kansaslı senatörünün elinden geleni yapması ve senin West Point'e kabul edilmen gerçekten de ne büyük bir şanstı."
İki adam yıllar boyu mesleklerinde ilerlerken de dost kalmaya devam ettiler. West Point öğrencisi, çocukluk arkadaşı Swe-de'i ve başarmak için seçtiği zorlu ama emin yolu hiçbir zaman unutmayacaktı. Gençliğinde edindiği sıkı çalışma disiplini hem kafasını hem de vücudunu her zaman sağlam kılacak ve gelecekte edineceği daha büyük başarılara onu hazırlayacaktı. Çok daha büyük başarılara. Dostluk ve öğrenme arzusu ile amiral olmak ya da donanmada meslek edinmek isteyen bu dinç ve kuvvetli çiftçi genç Dwight David Eisenhower, bir general, tarihteki en büyük silahlı kuvvetlerin komutanı ve ABD'nin 34. Başkanı olarak biliniyor. Tarihçiler, tarihi yeniden yazanlar ya da sonradan fikir yürütenler için "Ike" Eisenhower "başka hangi meslekleri seçebilirdi" üzerine spekülasyonlarda bulunmak kolay olacaktır. Zamanın sağladığı avantajla, önemli parçalar ve temel gerçeklerle ilgili bilgilerimizi bir araya getirebiliyoruz.Dwight Eisenhower'ın ciddi bir okur olduğunu ve tarihi, özellikle de askeri tarihi sevdiğini biliyoruz. Eğitim konusunda ne kadar kararlı olduğunu ve Annapolis'e girse orada da başarılı olacağını tahmin edebiliriz. Ne olursa olsun, askerler için zor geçen 1920'ler ve 1930'larda kariyerine devam edip yükselirdi. Askeri akademide sınıf birincisi olduğunu biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında donanmada orta derecede bir sorumluluğu olması beklenebilirdi. Dünyanın, insanlığın gördüğü en büyük cinnette, yani İkinci Dünya Savaşı'nda "Ike" adının duyulacağı da hiç şüpheye yer vermeyecek bir durumdu. Bu noktada, spekülasyonlar hayale dönüşüyor. Geleneksel olarak Amerika'nın donanmaya ve de kahramanlara karşı her zaman inanılmaz sevgisi olsa da, üst düzey donanma subayları üst düzey siyasetin içinde yer almamışlardır. Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki beş Amerikan başkanının da donanmada görev almış olması bu durumun değiştiğini göstermektedir; Johnson, Kennedy, Nixon, Ford ve Carter. Kennedy'nin donanmadaki görevinin ona birçok yarar sağlamış olduğu açıktır. Ama aynı zamanda kabul edilmeli ki, seçimleri kazanması ismi, maddi varlığı, karizması ve ABD'nin "dini konuları"na doğrudan eğilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Hiçbir konuda "donanmadaki kariyeri" etkili olmamıştır. Ike'la ilgili son bir analiz onun doğal kişiliği ve doğuştan edinilmiş siyasi yapısı dikkate alınmadan yapılamaz. Donanma Komutanı ya da Amerikan Başkanı olup olamayacağı ayrı bir tartışma konusu olabilir ama Dwight David Eisenhower'ın hayat hikayesini okuyanların dikkate alması gereken noktaları açıktır:
Oku
Çalış
Sindir
Karar ver
Kararlarını eyleme geçir
Sebat et
Çok çalış ve geri kalan her şeyi Tanrıya ve şansa bırak.

1990'ların Amerika'sında bütün ırklar ve inançlar için aynı kurallar geçerlidir. Bugünkü kadar belge hiçbir zaman toplanmamış, kataloglanmamış, gözden geçirilmemiş, karşılaştırılmamış, incelenmemiş, kaydedilmemiş, görselleştirilmemiş, yazılmamış ve özetlenmemiştir. Ike Eisenhower'ınki gibi değerlerin tarıma dayalı ekonomiden geldiğini söyleyenler bu değerlerin kalıcı doğalarını anlayamamaktadırlar. Öğrenme arzusu ile dolu olanlar doğru yolu mutlaka bulurlar.


Sobemize gelelim şimdi dilerseniz.

Sevgili Berrin, en beğendiğim bloglar konusunda beni sobelemişti. Doğrusu içlerinden bir seçim yapmak çok zor. Tanıştıklarımı belirtirsem, www.berrince.blogspot.com dan Berrin. Elişlerini, rölyef çalışmalarını ve yürek sıcaklığını hissedebilinen bir blog. Kanada'dan Sevgili Serra. Yoğun çalışmaları arasında sayfasını hep güncelleyen, binbir çeşit danteli paylaşan bir kardeşimiz. www.dantelceyiz.blogspot.com dan erişilebilir. Tanıştıklarım arasında bir de Sevgili Tuhfe var, Hollanda'da yaşıyor. Maharetli ve yaptığı işlerde estetik yönü de ağır basan bir arkadaşımız. www.tuhfeninsayfasi.blogspot.com da ziyaret edilebilir. Hepsini de tandığım için çok mutluyum, çok özel insanlar.

Henüz tanışmadığım ama yüreğindeki sevgiyi hissettiğim, sıcak bölgelerin sıcak kanlı bir insanı Sevgili Nazlı var. www.nazlica.blogspot.com da güzel işler paylaşır bizimle. Henüz bizzat tanışmadığım ama, telefonlaştığımız şirinemiz Candan'ı sanırım çoğunluk tanır. www.onebirsey.blogspot.com adresi. www.nurunsepeti.com da da Sevgili Şennur hep ziyaret ettiklerim arasında, o da çok güzel elişleri yapan, zevkli bir insan. Ben de sanırım hayatım boyunca bizimkilerin (Annem ve kızkardeşlerim) yaptığı işlerden hoşlandığım gibi, bloglarda da arkadaşlarımın yaptığı güzel işler beni mutlu ediyor.

Tanıtmak istediğim çok blog var ama, buraya sığmaz. Hepsi birbirinden hoş sayfalar ve insanlar ve de ziyaret ettiğimde keyifli dakikalar geçirdiğim samimi, faydalı siteler.

Bu güzel Istanbul sabahında son cümlelerimi yazarken, herkese güzel bir hafta sonu diliyorum, hoşçakalın, sağlıcakla kalın efendim.


















13 Nisan, 2007

BİR HAFTANIN SONU, KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAMI

Blogumun başında yer alan "Kuşlar uçuyor, ömür geçiyor" sözü Aziz Mahmud Hüdaii (K.S) a ait ve ilk işittiğim andan itibaren beni düşündüren, zorlukla karşılaştığım anda, tekrar ettiğim bir cümle. Hayat amma zor, amma kolay uçup gidiyor, atalarımızın " bu da geçer ya hu" sözünde de ifade edildiği gibi herşey geçip-gidiyor, bize kalansa, arkamıza yaslandığımızda hissettiğimiz huzur en büyük kazanç, varsa yaptığımız yanlışlar, içimizi tırmalayan fiiller sergiledikse bu da en büyük zarar. Giden gün ömürden ve sermayeden gidiyor ve geçen zamanın telafisi yok.

Vakit nakittir atasözümüze rağmen zamanı oldukça hor kullanmamız, japon düşünürlerin de dikkatini celbetmiş ve bu sözünüze rağmen bu şekilde hareketiniz çok zengin olmanızdan mı şeklinde bir sual yöneltildiğini dinlemiştim bir KYS seminerinde.

İşte biz de geldik bir hafta sonuna daha ve seminerde, mesai de bitti ve eve dönüş için geciken aracı bekliyorum. Seminerin son iki gününde yine etkileyici liderlik üzerine konular işlendi.

Liderliğin doğuştan olduğunu savuanlardandım ben de yorum yazan arkadaşlarım gibi. Hoca, sonradan da kazanılabileceğine ilişkin nazariyeleri aktardı ama, taşıma su ile değirmen dönermi sözümüz akabinde,kendisinin esasında bu iki görüş arasında, belli bir kapasiteye sahip olan kişilere verilecek eğitimle bu olması gereken çizgiye sahip olabileceğini ifade etti ki, bu şahsen bana da makul geldi.

Lider özelliklerine kısaca değinecek olursak; liderin varlığı bulunduğu yer için motivasyon kaynağıdır. Yöneticiler hata arayabilirler ama, liderler doğru avcısıdır. Doğruyu arar ve neyi, ne zaman takdir edeceğini bilirler. Gerektiği zaman kişiyi takdir ederler ama bu, rastgele herşeyi takdir edip, takdirin ağırlığını izale edecek şekilde değildir. İşini tutku ile yapar ve inanır. Aksi halde, kendisinin inanmadığı, önüne geçmediği bir işte, insanlar kerhen yapma eğilimine girerler.

Aracın geldiği haberi ulaştı, artık son kelimelerimi yazarken, herkese güzel bir hafta sonu geçirmelerini temenni ediyor, sözlerimi seminerde beni en çok etkilyen bir cümle ile bitirmek istiyorum.

"Ateşlenmiş bir insan ruhundan daha etkili bir bomba tanımıyorum." Buna en iyi örnek, Çanakkale ve de tüm İstiklal Harbimiz. Sobe ve diğer konuları daha sonra ikmal etmek üzere, hoşçakalın efendim.

Not: Yukardaki görüntü şubat tatilinde Bolu'dan görüntülendi.

12 Nisan, 2007

Misafir Sofralardan Matlube, Sobenin Cevabı ve Etkileyici Liderlik Seminerinden Notlar


Son zamanlarda yoğunluktan blogumu güncelleyemeyince, sizlerle paylaşmak istediğim bir yığın dosya ve konu birikmiş oldu. Dün bu sezonun son eğitimine başladık, 'Etkiliyeci Liderlik'. Birazdan ikinci kısmına katılacağım ve yarında devam edecek. Öğlen arasını da bloguma ayırdım.

Öncelikle matlubeden bahsedeyim dilerseniz. Öğrencilik yıllarımızın baş yemeği. Son yıllarda pek yapmadığım, Bolu'da misafir olunan bir sofradan alınmış bir görüntü. Salata bizim küçükhanıma ait. Kendileri son günlerde OKS stresi ile bunalımları oynuyor, salata rahat günlerinden. Bu arada çocukların bu yaşta böylesi bir yarışa ve de strese tabii tutulmaları çok acı. Sistem değişikliği gelecek nesli kurtarabilir inşallah. Aile olarak rahatlatmaya çalışsanız da, okul, arkadaş ve dershane çevresi yeterli oluyor.

Vakit doldu arkadaşlar, seminer başladı. Sadece şunu belirterek geçeyim, 'Liderlik doğuştan mı dır, yoksa eğitimle sonradan kazanılabilir mi' hususunu işledik dün. Bu konuda davranış bilimciler de ikiye ayrılmakta olduğu belirtildi. Liderlik, plan, prosedür ve organizasyonların olamayacağı kriz durumlarında, klasik ilkelerden ziyade, çalışanlarınızın ya da etrafınızda bulunanların, sizi doğru anlamaları, sizin gösterdiğiniz hedefleri gerçekleştirmeleri, sizin için fedakarlık yapabilmeleridir.

Liderlik bu gibi durumlarda, insanları bir arada tutma, bir amaç uğruna harekete geçirme ve çabalarını etkiliyebilme işidir.

Liderlik, kendisini günlük rutin işlerin içinde değil, engellerin, krizlerin, sorunların aşılması esnasında gösterir.

Çünkü insanlar; felaketler ve engellerle karşılaştıklarında kendilerini kurtaracağına inandıkları kişilerin kendilerini yönlendirmelerine izin verirler.

Şimdilik bu kadar bahsedip, soruyorum: Sizce liderlik doğuştan mı, yani lider mi doğulur, yoksa sonradan kazanılabilen bir özellik midir?

Sobe ve devamı, arzu eden olursa matlubenin tarifi bir sonraki posta kalsın.Ben geç kalıyorum görüşmek üzere...


03 Nisan, 2007

GECİKEN KIBRIS YAZIM

Evde ki bilgisayar problemli idi, henüz düzeltiyoruz, iş daha önce de arzetmiştim çok yoğun olunca sayfam günlerce güncellemeden kaldı... Bugün yer alan fotoğraflar, geçtiğimiz hafta işyerimizden arkadaşların da iştirak ettiği bir Kıbrıs semineri sırasında görüntülenip, ben de sayfamda bu hususu yazınca tarafıma gönderilen resimlerden.

Yukarda 2 Ağustos 1974 tarihinde, Lapta Muharebelerinde son derece namüsait ve dar bir yolu tırmanarak, geceye doğru Beşparmak Dağları'na ulaşıp, daha sonra düşmanın döşediği bir mayına basarak tahrip olan bir tankımızın görüntüsü yer almakta. Bilahare ardından gelen bir tank tarafından kenara itilmiş ve askerimizin yüreği ile kazandığı bir savaşın anıtı olarak orada durmakta ve bizlere kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derin manalar hissettirmekte...

"Çatla da Patla Makarios Kıbrıs Bizim Olacak!"

Hafızamda kalan ilk Beşparmak Dağları lafzı yine birinci sınıfta, ince, dar bir sokak eve geliyorum. Bir asker geçiyor, bütün amcalar başına toplandı ve tabii biz çocuklarda eklendik. Harpten haber soruluyor, tabii o vakitler televizyon yeni geliyor Sivas'a ve bırakın kırk iki kanaldan kanala geçmeyi yüzünü gören yok henüz. Heyecan dorukta, asker abi anlatıyor, "durumumuz iyi, askerlerimiz Beşparmak Dağları'nı ele geçirdi" amcaların yüzünde mesut bir gülümseme yayılıyor, ben de sevine sevine eve gelip, anneme anlatıyorum ve dağın ismi farklı geliyor olmalı ki tekrarlayıp duruyorum, Beşparmak Dağları.... diyerek.

O yıl doğan komşu çocuklarına 'savaş' ismi veriliyor. Bizim oyunlarda harpten nasibini alıyor. Makarios, Karamanlis, normalde hiç ilgimizi çekmeyecek isimler, oyunlarımızda, yüreğimizde... Askerimiz orada, eş-dost çocukları orada, ardından bizim dayı oğlu gibi, sefer görev emri ile ikinci kez askere, daha doğrusu harbe giden yakınlarımızdan da dolayı odaklanmışız Kıbrıs'a. Bunda pek tabii, Saygıdeğer A.Turan ALKAN'ın tabiri ile kendini memleketin tapu muhafızı gibi hisseden iç anadolu insan ruhununun katkısı da büyük...

Radyo da Başbakan Bülent Ecevit'in açıklamalarını dinliyorum büyüklerle birlikte. O günlerin etkisi ile, 80 öncesinde ilkokul çocuklarının bile politize olduğu dönemde ben de içten içe Ecevit'i tutuyorum. Bilahare ortaokul yollarında, sağcı-solcu 'anarşist abilerin' çatışmlarına tanık olup, kaçacak delik arayarak ömür geçirince hepsinden soğuyup, vazgeçiyorum...

Hasan Abimizin sefer emri hiç unutamadıklarımdan biri. Taceddinle aynı yaşta sayılırız. Kendini yerden yere atıyor, Erzurum kökenli dünürümüz Derviş Dede sakinleştirmeye çalışıyor. Dede çok sertti, normalde korkardık biraz ondan ama, sanırım o gün o çocukların feryadından korkmuş gibi dindirmek için çırpınıp, duruyordu. Yengem, annem, kadınlar sessizce ağlaşıyorlardı. Babamlar bir arabayla alıp gidiyorlar. Ardından su serpildiğine şahit oluyorum ilk kez.

Sonra ki yıllarda, ismini ve yaşadıklarını daha teferruatlı öğrendiğim bir subayın, saklandıkları banyo küvetinde katledilen eşi ve çocuklarının hikayesinde, çocukların yerinde hissediyorum kendimi, ürperiyorum geceleri uyumazdan evvel. Cengiz Topel'i, Şehit Gazeteci Adem Yavuz'u duyuyor, okuyorum haberlerden. Adem Yavuz'la ilgili daha çok şey yer alıyor belleğimde, şehrimizden olması hasebiyle. Gazeteci arkadaşı ile birlikte saldıya uğradığını, yaralanan arkadaşını hastaneye götürdüğünde, arkalarından gelen saldırganlar tarafından vurulduğunu okuyorum. Son sözleri beni derinden etkiliyor. Bir de okumadığım ama, insanlardan duyduğum, narkozsuz ameliyat hikayesini epey düşünüyorum. Sonra ki yıllarda adına yaptırılan çeşmeden su içerken yine aynı hisler sarıyor beni. Bir de türküsü vardı adına söylenen. Sivas'ın bir köyünden. Ne hikmetse muhtarın hanımının da ismi geçiyor ve hatırımda kalan;

"Muhtarın hanımı Hatice Kadın,

ben bu canı vatan için adadım,

Anka ajansında Adem'dir adım,

Ben öldüm gidiyorum Vatan Sağolsun!" dörtlüğü kalmış belleğimde. Arkadaşlarımın koro halinde sesleri geliyor, ben de dışarı fırlayıp katılıyorum oyuna;

" Elinde tabla, hoşgeldin abla,

eteğini topla, rahat otur abla..... diye başlayıp, fazla da alakalı olmayacak şekilde savaşa geliyor ve ;

" elinde bıçak, sanki bana vuracak,

Çatla da patla Makarios Kıbrıs bizim olacak!" diyerek zıplıyor, hep bir ağızdan bağırıyoruz, Kıbrıs bizim olacak! Hoşçakalın.