21 Şubat, 2007

Süpriz Ziyaret, Eğitim Yoğunluğu ve Ben...


Bugünlerde sayfamı güncelleme değil de olsaydı dilimizde bu tür bir kelime haftalama bile yapamayacak durumdaydım ve eğitime çıkmadan önce bir açıklama yazma gereği hissettim, öğlen arası da uzunca bir süre verilince, iki taş, bir baş yazayım niyeti ile bilgisayarın başına geçtim.
Kar yazıları ile hemhal olduğum hafta, telefonum çaldı. Telefondaki kişi eski bir öğretmenimi tanıyıp-tanımayacağımı sorduğu anda, 'Kenan Bey!' dedim. İşyerinin farklı departmanlarında az görüştüğüm insanlara, her seferinde kiminle görüşüyorum diyen biri için kendi alanında bir rekor diyebilirim, zira öğretmenimin sesini yirmi yıl boyunca hiç duymamıştım. Emeklilik sonrası yerleştikleri şehirden Istanbul'a gelmişler bir vesile ile ve burada yaşayan diğer öğretmenlerimle birlikte ziyaretime geleceklerini belirttiler. Müthiş sevindim ve aralarında en son liseyi bitirirken gördüğüm insanlar vardı ve geldiklerinde tanıyıp tanımayacağımı düşünerek, bir yandan da plan-program yapmaya giriştim.
Beklenen gün geldi! Birer-ikişer gelmeye başladılar. Hiçbirisinin çok değişmediğini mutlulukla müşahade ettim. Önce yemeğe, sonra yakınımızda bulunan şark usulü tanzim edilmiş bir kültür evine çay ve sohbete gittik. Bu kadar yıl sonra hatırlayıp ziyaretime gelmeleri beni ziyadesi ile memnun etti. Onlar da yıllar sonra bir arada olmaktan ve öğrencileri tarafından ağırlanmaktan duydukları memnuniyetin ziyadeliğini ifade ettiler ama ben kendi hesabıma daha mutlu olduğumu düşünüyorum. Kızını, damadını ve torununu trafik canavarına kurban veren ve birkaç yıl önce yolda karşılaşıp, sürekli görüşmeye gayret ettiğim matematik öğretmenimin beni kızının yerine koyduğunu belirtmesinden ise çok çok duygulandım. Hepsi çok özel olan öğretmenlerime buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.
Eğitim saati geldi, hoşçakalın efendim.

15 Şubat, 2007

Son Kar Yazısı / Süpriz Ziyaret


' BEYAZ KAR ÜSTÜNDE KIRMIZI KANLAR'

Kar bugün, annemin yoğun eleği gibi çok bol serpiştiriyor, rüzgarın tesiriyle toz duman savrulurken göz gözü görmüyordu. Yaklaşmakta olan bir kurban bayramı vardı ve bir gün öncesinden komşular toplanmıştı. Her biri tahtasını, oklavasını alıp gelmişti ve incecik, kocaman yufkalar açılıp, büyük sofra sinilerine baklavalar,bağlanmıştı, kendi tabirleri ile. Akşam, çoğunlukla babaların başında sinilerle, ekmek fırınına doğru uzanan bir kafile oluşmuştu.

Bayram temizliği daha önceden yapılmıştı ama annem, soba tüttü, oda iyice kötü görünüyor diyerek, engel tanımayan ve ağır işlerde bana hiç sirayet etmemiş azmiyle, boya-badana işlerine girişmişti. Odalar boşaltılınca biz çocuklar karşı komşuya zorunlu misafir vaziyyetiyle ayaklanmıştık. Babam bizi dışarı çıkardığında şaşakaldık. Zira bir yandan savrulan kar sokağımızda bir tepe yüksekliğine ulaşmış ve ilkokul ikinci sınıf öğrencisi olarak ben dahil hepimiz ancak Babamın kucağında karşı komşuya gidebilmiştik. Yaşlı ve şeker komşu teyzemiz bize, masallar anlatmıştı şu an bile hatırımdan gitmeyen. 'Karanlık Dünya ile Işık Dünya' da padişahın her zaman üç olan oğullarından, yine en kahraman olan son oğulun maceralarını dinlemiştik. Ana sözü dinlemeyen keloğlanın altın-gümüş değirmenlerini kaybedişine hep birlikte kızmıştık. Benim çocukluğumda hasseten uzun kış gecelerinde misafirlikler fazla olur ve çocukların ısrarı ile de başlansa da, herkes tarafından merakla beklenen, devamı bir sonra ki güne kalabilen masallar anlatılırdı güzel tekerlemelerle başlanan.

Akşam eve dönerken, bizim meşhur Ayşe Teyzenin yine hangi komşu ile olduğunu hatırlamadığım ve bülbülün çektiği dili belası sözü gereği sık sık yapmak zorunda olduğu bir andı kalıyor kulaklarımda. Önce ' bayram başıma kara gelsin' le başlıyor ve ardından ' ben bu tür sözler etmemeye ağzımı Murdar Irmağında çalkaladım' gibi ilginç bir ikincisini ekliyordu. Ben yine O'nu Murdar Irmağının kenarında, o koyu yeşil suyuyla ve hikmeti nedendir bilinmez bir at gibi eğilip ağzına su aldığını hayal ediyorum. Bu arada şu an olmayan iki ırmağımız vardı şehrin içinde. Murdar ve Mısmıl Irmaklar.

Bugün Arefe günüydü. Bayram hazırlıkları tamamlandı. Kuru meyvelerle yapılan bayram çorbası, su böreği, baklava, sütlaç gibi demirbaş bayram yemeklerinin yanına arzu edilen ilaveler yapılmış. Sarmalık yapraklar hazırlanmış, lakin beklenen Kurban Bayramı olduğu için bayramın ilk günü kurban etiyle yapmak üzere bekletiliyordu. Ramazan ayı arefe günü akşamı neredeyse her evden sarma kokuları yükselirdi.

Evet arefe günü sabahındaydık ve onca bayram hazırlıkları maratonundan sonra, yedinci kardeşimiz aramıza katılmıştı ve kalabalıktan pek hazzetmeyen tarafımdan bir bunun sesi eksikti yorumu ile karşılandı.

Bayram, hatırladığım ilk kurban bayramlarından biri. Ara sıra karlara bata-çıka dışarı uzanıyorum, beyaz karlar üzerinde kırmızı kanlar, kurban kesen amcalar. Erken davranıp, işini bitiren ailelerin çocukları ellerinde tepsiler, kurban payları sıralanmış, kapıları tıklayıp, pay dağıtıyorlar. Ben uzak bir mahalle de yakınlarımızla kurban kesmeye giden babamın dönüşünü bekleyip, sokağın ucuna doğru göz gezdiriyorum.

Süpriz ziyaret bir sonraya kalsın diyorum. Hoşçakalın efendim.



09 Şubat, 2007

Kar Yazısı-3



' KUCAKLAMIŞ BİR AHMEDİ AHMEDİM '

Tv şehrimize ben ilkokula başladıktan sonra girdi. Kar yazılarımın yaşandığı dönemde evlerde plak ve radyo dinlenirdi.İnsanlar, birbirinin sevdiği parçaları çalardı misafirliklerde. Bazen de sevilen bir plağın hediye geldiği olurdu, akşam oturmalarında. Kulağınıza kah; " Cana rakibi handan edersin..." melodisi uzanır, kah; "Taze karlar yağmış karın üstüne...", " Kar yağar bardan bardan, yollar kapandı kardan" gibi kar memleketlerine has parçalar gelirdi.

Karın sürekli yağıp, her yerin yazın kızkardeşimle bahçeye uzanıp, üzerinde olmayı düşlediğimiz beyaz bulutlar gibi olduğu bir gündü. Akşam, Demiryollarının şehrin her yanında duyulan paydos borusunun sesi duyulmuş, her zaman ki gibi Babamızın gelmesini heyecanla bekliyorduk. Becerikli Anneciğim yemeklerini çoktan hazırlamış, bilmem hangi geline, yine son demine yetiştiğim uçuk pembe veya mavi üzerine simler bezenmiş bir kumaştan gelinlik dikiyor, artan küçük parçalar da kızkardeşimle tarafımızdan özenle saklanıyordu, müsait bir zamanda bebeğimizle Ablama müracaat etmek için. O da bizim terzimizdi.

Babamın gelmesi, her zaman ki gibi bizi çiçek isimleri ile sevmesi değildi bu günü hatırlamama sebep olan. Hava kararmış, annem yine dikişte, babam radyo dinliyor, ben pencereden pamuk şeker parçaları gibi yağan karı izliyorum. Boğuk, boğuk bir ses geliyor sanki uzaklardan. Kulak verdik, Ahmeeeet, Ahmeeeet diye ünleyen bir ses babamı çağırıyordu. Dışarı koştuk. Ses bir önümüzdeki evden. Pencereden seslenen Ahmet Amcaya aitti. Bitkin bir sesle " ben hasta yatıyorum, uyuyorum diye Ayşe, kapıyı kilitleyip gitmiş. Çok fenalaştım, devamlı çıkarıyorum, Ahmet kurtar beni" diyebildi. Ahmet Amca hastalanırdı zaman zaman ama, rahatsızlığı neydi hatırlamıyorum. Benim okul çağımda da vefat etmişti. Ayşe Teyzemizin gezmesi meşhurdu. Sese diğer komşularımız da gelmişti. Duymayanlar da Ayşe Teyze'nin aranması vesilesi ile toplanıyordu. Babam kızıyor; " Akşama kadar aşağı mahalle sen misin, yukarı mahalle şen misin diye gezilmez ki" diyerek söyleniyor. Ben ilk defa duyduğum bu deyimi tekrarlayıp duruyorum belleğimde. 93 Muhaciri olarak bilinen, sonra ki yıllarda Osmanlı-Rus Harbinden dolayı Kars veya Kafkaslardan ilimize geldiklerini daha yakınen öğrendiğim ama, çocukluğumda aksanı çok dikatimi çekip, kendi kendime tekrarladığım ve Annemin çok sevdiği Belgüzar Ablası, " uyy ... Haniiim hele oraya, bu deli, bu karda kışta, hasta adami evde bırakıp bir sürü uşakla nereye gitti ki" diyerek taaccübünü dile getiriyor. Ben de kelimelerini tekrar ediyorum içimden yine. Çocuğa ne gam ki ?....

Ayşe Teyze bulunmuş. Arkasında çocukları, elinde anahtarı kara batıp çıkarak, telaşla geliyor karanlığın içinden. Bir üst mahallede olan kardeşindeymiş sanırım. Ben yine faytonların sonu ile taksilerin başına yetişmiştim sanırım. Sadece bir-iki kez bindiğimi hatırladığım ve çok sevdiğim faytonları, gecenin bu saatinde bulmak imkansız olmalıydı. Taksiler, ara sıra caddemizden geçiyor ve ablam, bu alçak boylu arabanın içine nasıl binileceğini merak ediyordu, boylu poslu faytonlara alıştığından.Hülasası gece taksi çağrılıp, binilecek günler olmamıştı henüz.

Fayton ve taksi yoktu o an belki ama,insanların yüreğinde daha fazla sevgi, komşuluğun önemi, insan olmanın erdemi olduğunu, büyüyüp te kaybolmaya yüz tutan değerleri görünce anladım. Kapı açılınca Babam, hiç düşünmeden kendisinden daha uzun olan Ahmet Amca'yı arkasına alıp, üzerine bir battaniye örtülmesini istedi hastanın. Karanlık bir yolda, sırtında adaşı yola revan oldu. Onlar uzaklaştıkça küçülen siluetini ve battaniyenin sallanan uçlarını izledim bir müddet. Yıllar sonra kardeşim askerken bir parça dinlemiştim. ' ... bir mehmeti kucaklamış mehmetim..' diye devam eden. Cephede kardeşini kucaklayan mehmet, komşusu ahmeti kucaklayan ahmet, hep temiz Anadolu insanının yüreğinin cisimleşmesi idi.

Saatler sonra, komşusunu hastaneye yatırıp, kardan adam gibi bembeyaz olup gelen de benzerinin her gün yaşanabileceği, yürekleri yağan kar gibi ap ak olan insanlardan biriydi.

Hoşçakalın.
Posted by Picasa

05 Şubat, 2007

KAR YAZISI-2

Pazar sabahı çatılar beyazlanmış, incecikten bir kar yağmaya devam ediyordu uyandığımızda. Oğlum heyecanla kardanadam yapacak kadar yağar mı acep diyerek bekledi pencere önünde.

Hatırıma; "İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye,
Deli gönül abdal olmuş gezer elif elif diye"


mısraları gelirken, cam önünü mesken tutan zat yağmıyor işte, artık yağmıyor dedi ağlamaklı bir sesle. İnsanoğlu bu dedim kendi kendime, büyüğü küçüğü hep aynı. Ne yoksa onu istiyor, bol olanın kıymetini bilemiyoruz ta ki kaybetmeden. Mezarlık önünden geçerken de düşünürüm aynı şeyleri. Şu an yatıyor olsam yola bakan bir mezarda, gelip-geçenlere hayatın kıymetini bilmeye, daha güzel işler yapmaya dair neler haykırmak isterdim, vakit geçmeden hangi kırık gönülleri alın derdim kimbilir. Kış ve mezar aynı şeyleri çağrıştırır bana eskiden beri, belki de bu yüzden bu hatırlayış. İnsanın baharı, yazı, güçten düştüğü sonbaharı ve ardından gelen kara kışı. Bazen de baharda yağan kar misali, yazı görmeden geçtiği kışı...

Kar yağıyor-eriyor derken ben yine zaman tünelimde hayatımın ilkbaharının başlangıcındayım. Yine bütün gün lapa lapa kar yağdı. Ablamın okuldan gelmesini bekliyorum. O esnada komşumuzun haylaz oğlu geldi çantası elinde, kardan siyah önlüğü alacalanmış. Bugün okuldan izin aldım, annem evde yok ta buraya geldim dedi. Benim gözümün önünde izin, üzeri delik delik, oyuncak gibi bir cisim oldu. Başladım bağıra-çağıra ağlamaya, ben de izin istiyorum, iziiiiiiin diyerek. Annem bir taraftan çocuğa yiyecek birşeyler hazırlıyor, diğer taraftan bana izni açıklamaya çalışıyor ama kim duyuyor, yorulana kadar ağladım ben de izin istiyorum diye.

Ablam geldi, Annem çok ağladı, kardeşini biraz çıkıp oynat diyerek beni yanına kattı.Bir yandan da bana, bak sana izin veriyorum oynaman için, izin bu dediyse de bu sadece bana hayalimde canlanan oyuncağı canlandırdı ve tekrar ağlamaklı oldum. Ablam ve arkadaşı Peruze çizgi oynamaya karar verdiler. Ben de araböceği namıyla oyuna alındım. Hani yanlışta yapsam belli bir süre affediliyor. Çizgi oynayacağız ama, her yer buz. Hemen koşup, sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığı aldılar, önce sıcak su ile geçip ardından ağaç parçası yardımı ile bir mektup çizgisi yaptılar. O gün hava kararmaya yüz tuttu, biz hala oynuyoruz. Ta ki ablam sekerken çizgimizde ayağı kaydı ve ellerinin üzerine çok kötü düştü. Ablam ağlamaya başladı, jübilemizi yapıp eve döndük.

Evde soba yanıyor, sıcaktan karıncalanmaya başladık. Ablam ellerini göstererek ağlıyor. Evde babamın bir arkadaşı ve hiç tanımadığımız köylü kıyafetli bir kadın ve adam var. Annem, istemeye geldiğiniz kız bu işte, ayıp efendim 11 yaşında çocuğa görücü gelir mi, sek sek mi oynatacaksınız dedi. Ablam hala ağlıyor, dünyadan haberi yok, annem zaten sinirlenmiş, kes kızım sesini deyip, savuşturdu ablamı. Yabancı amca, hala mallarından, mülklerinden, hanım ise ne kadar iyi bir aile olduklarından bahsedip durdu. Sonradan öğrendiğime göre, şehrimizin o ilçesinde ve köylerinde insanlar çocuk yaşta evlenirlermiş. Bu akşamdan bize kalan da ağır oturaklı hareketlerle kız isteyip, kendilerini metheden aile ve karşılarında ellerini göstererek ağlayan ablamın oluşturduğu trajikomik tablo oldu ki hala hatırladıkça güleriz.

İyi akşamlar efendim, hoşçakalın.
Posted by Picasa

31 Ocak, 2007

KAR YAZISI


" Tam altı ay yağar kar, bembeyaz olur dağlar,
Dağlar yüreğim dağlar, öksüz kağnılar ağlar
."

Bu yazıyı kaleme almaya, bir televizyon haberinde gördüğüm 'Çifte Minare' manzaralı, lapa lapa yağan kar oldu. Çifte Minare'yi, Şifahiye Medresesi'ni geçip aşağıya doğru süzüldüm, izlerken. Önce Taç Sitesinden geçip, Belediye Konservatuvarı'nın da yer aldığı, caddede buldum kendimi. Yıllar sonra, hem kuzey cephe, hem tavanı çok yüksek bir eski bina olması hasebiyle 'Sibirya' diyeceğimiz bu binanın önünde, kaymamak için milim milim ilerleyen, babasının eline sımsıkı sarılan bir küçük kız olarak buldum kendimi ve başladı zaman tünelinde yolculuğumuz...

Evdeyim... Soba atılan kok kömürleri ile yarı borusuna kadar kıpkırmızı olmuş. Lezzeti meşhur Akdağ patateslerinin küçükleri seçilmiş közlenmeyi bekliyor. Ne zaman diyorum anneme, ne zaman atacaksın pişmeye? Sobanın biraz geçmesi gerektiğini söylüyor Annem, dağlarmış yoksa. Bir taraftan O'nun becerikli hareketlerle kocaman kocaman yufklar açıp, börek yapışını izliyorum. Bir taraftan, atsak ne olacak sanki diyorum içimden. O da duymuş gibi cevap veriyor,
' hep böyle acele edip, başıma turp sıkar, sonra da yemez bu çocuk' diyerek. O vakitler, böyle bir sözden bihaber olduğum için; " ben de yok sabr-ı sükun.." diyemiyorum, susup, pencere önüne geçiyorum.

Pencere önünde de kar yağışından başka bir manzara, beyazdan başka bir renk yok tabii, çok sıkılıyorum görmekten. Bazen tipi çıkıyor, rüzgarda uğuldayan sese bir yığın anlamlar yüklüyorum. Kimi bir imdat çığlığı, kimi gamlı bir türkü oluyor. Kardan, kıştan bıkmışım, -çok çabuk hastalanıyoruz diye nadiren sokağa çıkıyoruz o vakitler-hiç bir neşeli şarkı canlanamıyor zihnimde tabii. Yıllar sonra, kışıyla meşhur şehirler arasında olmasına rağmen, gittiğimde karı göremeyeceğimi ve karı bu kadar özleyeceğimi ve oturup kar yazıları yazacağımı bilirmiydim hiç, kar benden intikam mı aldı, bilemiyorum. Karı izlemeye devam ediyorum. Ablamdan öğrendiğim, her tanesinin farklı desenlerde ve muhteşem olduğu hususunu hatırlıyor ve hemen bir mikroskop ile kendimi geniş pencere önünde karları incelerken hayal ediyorum. Olabilecek desenleri düşleyip, akabinde her birini yeryüzüne indiren rahmet meleklerinin hayaline başlıyorum. Hep te açık tenli, temiz yüzlü, melekler uçuşuyor gökyüzünde... Allah bizi çok seviyor çok, deyip mutlulukla doluyorum.

Ertesi gün soba üzerindeki çaydanlığın mır mır sesleri ile uyanıyorum. Annem sofrayı hazırlamış. Babacığım kızaran ekmeklerimize yağ ve yazdan bahçedeki güllerden Annem tarafından yapılmış gül reçellerinden sürüyor. Ablam kırk nazla, kardeşim iştahla sofradaki yerini alıyor. Yemiyoruz diye Babam biraz söyleniyor biz büyüklere. Dedem de biz de " bunlar, evlat değil sigara kağıdı. Vitrine koy seyret evlat niyetine" diyerek, zayıflığımıza kızıyor. Bir şu çocuk var içlerinde diyor ama, bu sözler bizim ufaklığın umrunda değil o iştahla devam ediyor kahvaltısına. Ben yine pencereye koşuyorum vakit öğlene yakın. O da ne! Allahım! Yaşasın karlar eriyor, toprak görünüyor! Toprak! diyerek kardeşlerimi muştuluyorum. Anneme artık bahar geldi değil mi Anneciğim! diyoruz heyecanla. O her zaman ki gibi ağır başlı cevap veriyor, belli olmaz yavrucuğum Allah bilir. Ardından mart gelince, kendisi hakkında söylenen tüm sözlerin gerçekliğini çıkarır gibi;

Kapıdan baktırıp, kazma kürek yaktıracak kışları yaşıyoruz yeniden. " Mart geldi, dert geldi" diyor yaşlılar. Ben eriyen karların buz oluşuna, görünen toprağın kar oluşuna üzülüyorum. Yine uyandığımda camlarda envai desenlerde buzlanmalar görüyorum. Sobanın kızgın ateşine dayanamayıp, eriyişini ve çatılardan sarkan buzları izliyorum. Akabinde geçtiğimiz kalorifer sisteminde sobayı, yağmayan kışlarda karı özleyeceğimi bilmeden.

Bu kar yazılarımın ilki olsun. Sizleri bunaltmadığım kanaati oluşursa, diğer etaplarına geçeyim. Hoşçakalın efendim.
 Posted by Picasa

29 Ocak, 2007

SOĞUYAN HAVALARDA İÇ ISITAN ÇORBALAR


Düğün çorbası ve Anneciğimin Ayran Çorbası benim için soğukla özdeşleşen çorbalar. Ayran çorbası, eskiden pesküdan denilen yoğurta benzer, sonbaharda alınıp, kış boyu kullanılan bir malzeme ile de yapılırdı ve ben onun tadını daha çok beğenirdim. Bu çorbanın adı çok, yayla çorbasının kardeşi diyebileceğimiz çorba, ayran aşı, döğme çorbası ve lebeniye çorbası olarak da geçmekte, çeşitli yörelerde. Farklı isimlerle ortadoğuya kadar uzanan çorbamız, benim büyüdüğüm şehirde davetlerde de en çok tercih edilen çorbalardan biri.

Önce düğün çorbası ile başlayalım isterseniz.

Düğün Çorbası:

- 250 gr. kuzu gerdan haşlanır.
- Haşlandıktan sonra beş su bardağı kadar et suyumuz olmalı.
- Haşlanmış et, minik parçalara ayrılır.
- 2 kaşık un, yarım fincan limon suyu ve 2 kaşık yoğurt çırpılır.
- Kaynayan et suyundan bir kepçe alınarak karıştırılır.
- Tencereye karıştırılarak eklenir.
- Tekrar kaynayana kadar karıştırmaya devam edip, altını kapatırız.
- 2 kaşık tereyağı kızdırılır, toz kırmızı biber eklenerek çorbanın üzerine dökülür.

Ayran Çorbası:

- 1 su bardağı haşlanmış nohut.
- Yarım su bardağı aşurelik buğday (yarma)
- 2.5 bardak yoğurt
- 1 yumurta ve bir kaşık un

Köftesi için
- 200 gr kadar kıyma, bir ufak soğan, karabiber ve istenilen baharatla minik köfteler yapılır. Misket büyüklüğünde.
- Kızarmak için sıvı yağ.

Hazırlanışı:

- 10 bardak soğuk su ile aşurelik buğday haşlanır.
- Nohutlar ilave edilir.
- Yoğurt, un ve yumurta çırpılır.
- Tencereden bir kepçe su alınıp ön karıştırma yapıldıktan sonra tencereye eklenir.
- Kaynayıncaya kadar sürekli karıştırılır.
-Servisten yarım saat kadar önce, köfteler az yağda kızartılır ve tencereye eklenir.
- Bir silme kaşık tereyağ ve 1 kaşık sıvı yağda ince çentilmiş küçük bir soğan pembeleştirilir. 1 yemek kaşığı nane eklenerek, çorbanın üzerine dökülür.

 Posted by Picasa

18 Ocak, 2007

BİTMEYEN HAFTA

Seminer dönüşü hafta başı olduğu için hemen işe başlamış olduk. Bir önceki hafta da bayram dönüşü olduğu için yollardaydık. Bayram malumunuz, Annemin rahatsızlığı sebebiyle çok yoğun geçti. Yorgunluktan olsa gerek, son günlerde her günü cuma zannediyorum. Ertesi gün tatil olacak ve ben dinleneceğim düşüncesi belleğime taht kurdu sanırım, hiç terketmediğine göre. Öte yandan bizim başbakan adayı oğluşumuz, annesi ile birlikte gerçekleştireceği gezilerin planını yapadursun bakalım cumartesi akıbeti nasıl olacak.

Seminer iyi geçti. Ben ve yardımcım Sevgi Hanım'ın, restorant önünü mesken tutan kedilerden, özellikle siyah yavrulardan dolayı korkuyor olmamızdan dolayı, karizmayı çizdirmemizi saymazsak herşey iyiydi ve verimli geçti diyebilirim.

Anneciğim biraz daha iyice. Artık kendi giyinebiliyor ve zaman zaman ev içinde dolaşabildiğini belirtiyor kızkardeşim. Kendisine ne zaman sorsam iyiyim demeye devam ediyor tabii, aynı minval üzere. Kız kardeşim yanında olduğu için gerçek durumunu onlardan öğreniyorum. Annemin sağlığı ile alakadar olan tüm dostlara tekrar teşekkürler. Bu arada çok kardeş olmanın güzel yönünü bu hastalık sırasında daha bir iyi hissettim. Hepinize güzel günler dileği ile hoşçakalın efendim.

Not: Yukardaki görüntü hafta sonu Yalova Termal'den.
 Posted by Picasa

12 Ocak, 2007

GECİKMİŞ BİR DÖNÜŞ YAZISI

Bayramı iple çekmiştim, son bir ayı hastanede geçiren Anneciğimi görmek için. Esasında bir kaç kez gitme teşebbüsünde bulunduysam da, annem iyi olduğunu, kesinlikle çocukları bırakıp gelmememi, aksi halde hastaneden çıkacağını belirtip, beni durdurmuştu. Devam eden teftişe, annemin ısrarı da eklenince ancak bayramda gitmiş oldum.

Anneciğimi görünce sükut-u hayale uğradım inanın. Sapsarı ve kortizondan şişmiş bir yüz, sürekli dalıp giden, kendinde olmayan ve bir başına yürüyemeyen bir Anne!
Şaşakaldım. Bayramın adı bile uymadı bize bu kez. Tatil biter bitmez, doktorlara koştuk, yoğun antibiyotik ve cortizon tedavisi neticesi, akciyer biraz rahatlamış ama, böbrek yetmezliği atrmış. Ağızda yaralar, gözde kanama, aşırı kilo kaybı ve bağışıklık sisteminin çökmesi sıralandı. Şimdiler de bir nebze de olsa iyiye gidiyor. Kızkardeşlerimin ikisi yanında. Biri de gün içinde gelip gidiyor. Ben de durumuna göre sömestir tatilinde tekrar gideceğim. Tabii durumunu kendisine sormayacağım bir daha. Kendini çocuklarına ve torunlarına adayan bir anneden doğru cevap alınamayacağını çok iyi öğrendim.

Bu akşam, işle ilgili bir seminer için il dışına çıkıyoruz. Dönünceye kadar hepinize mutlu sağlıklı günler dilerken, gerek Anneciğimin sağlığı ile ilgili, gerekse bayram ve yeni yıl kutlamasında bulunan tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Aman sağlığımıza dikkat edelim, hiç bir şeyin kıymeti yok o olmadan. Dünya bayram etse, sevinç içinde olsa sağlığınız yoksa hiç bir şeyiniz yok. Kanuni boşuna söylememiş;

" Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi."

Anneciğimin patatesli içli köftesini tarif ederek sizlere veda edeyim.

- Patatesi haşlayıp, rendeliyoruz. Yağı kızdırıp, soğanları pembeleştirip, biber ve domates salçası ile patatesi çeviriyoruz. Reyhan, kırmızı ve karabiber ve arzu ettiğimiz baharatları ekleyip, ılımaya bırakıyoruz.

-Bulguru, kısırda olduğu gibi sıcak su ile ıslıyoruz. Yumuşayınca yoğurmaya başlıyoruz. Köfte hamurunun dağılmaması için, un ve yumurta akı ekleyip, yoğurmaya devam ediyoruz.

- Küçük misket elmalar kadar yuvarlak yapıp, içini açıyoruz. Patatesli içten koyup kapatıyoruz.

- Kaynayan suya, tuz ve dağılmaması için limon suyu ekleyip, köfteleri haşlıyoruz.

- Süzgeçle aldığımız köfteleri kızdırılmış tereyağı ile servis yapıyoruz.

Hayat gailesi herkes için bir başka şekilde devam ediyor ve kimsenin ki kimseye uymuyor. Ben bir yandan önümdeki dağ gibi dosyaları tetkik edip, imzalarken bir yandan da hafta sonu semineri için hazırladığımız dosya da eksiklik var mı acep diye tedirgin oluyorum. Beri taraftan kulağıma kurşun sesleri gelip duruyor. Merak edip göz ucuyla bakıyorum ve bizim personel camlarda. Ne oluyor derken kameralar kalabalık işyerinin bahçesi. Meğerse bir tv kanalında yayımlanan 'yanık koza' isimli dizi bizim işyerinde çekiliyormuş, haftalardır. Kurşun sesleri de Yavuz Bingöl'ün kardeşi vurulmuş, dizideki isimleri neyse artık. Bir ara da karavana getirip, portatif masalarda yemek yiyen insanlar vardı. Onlar da dizi ekibiymiş. Hayat herkes için zor vesselam. Amma her şeyin başı; illa sağlık arkadaşlar.


Haftabaşı görüşmek ümidi ile, hoşçakalın efendim.

Posted by Picasa

29 Aralık, 2006

KUTLAMA VE SİİRT SOKAĞINDAN İZLENİMLER

Öncelikle herkesin bayram gibi bir bayram yaşamasını, 2007 yılının huzurun hakim olduğu bir yıl olmasını temenni ederek başlamak istiyorum. Haberlerde iç karartan hadiselerin daha az duyulduğu, demokrasi getirmek adına bir ülkenin insanlarının hunharca katledildiği bir yıl olmamasını, her bir canı, her bir zerreyi Yaratan'dan diliyorum.

Yarın sabaha doğru yola çıkacağız kısmetse. Yaklaşık bir aydır hastanede olan Anneciğimi görebileceğim inşallah. Tüm hastalara acil şifalar dilerken, trafik kazalarının bir savaş kadar zayiat verdiği bir bayram ve yıl olmamasını diliyorum.

Şam Sokağından sonra bir Siirt Sokağı yazısı kaleme alacağımı düşünemezdim. Hayatımızda planlayamadığımız nice olay yaşanıyor, herkese tahminlerinin ötesinde güzellikler dileyerek başlayayım isterseniz.

Dün, işle ilgili bir husustan dolayı Fatih civarındaydım. Benim görüşmelerim erken bitip de, aynı araçla gittiğimiz arkadaşların ki devam edince, o süre de eşimle buluşmaya karar verdim. Vakit öğlen olunca, nereye gidebiliriz muhabbeti başladı.

Bir kaç yıl önce görmüştüm ilk kez. Aranızda bilenler vardır elbet ama, ben bu sefer de kendimi çok uzaklara gitmişcesine, çok kısa bir sürede sanki farklı bir ilde hissetmenin şaşkınlığını yaşadım yeniden. Otlu peynirler, keşler, tereyağları bir tarafta arzı endam ederken, diğer yanda yeni mahsul karpuz çekirdeği bulunur yazıları gözünüze ilişiyor. Kahvesi yapılan Menengüç bir yanda süzülürken, yanında ki ufak çekirdeklerin "summak" olduğunu öğreniyorsunuz. Zaten yaprak ve sıvı halde olanı tanıyalı çok fazla olmamışken. Çok farklı, tanımadığınız kırmızı mercimeğin siyahı gibi ve daha birçok şeyler görüyor ama hepsini de sormaya çekinip devam ediyorsunuz. Siirt cevizi ile ilk kez tanışıp, fanuslara tepeleme konmuş, açık tütünlerin önünden geçerken, kasaplarda kesilip, askılarla sıralanmış onlarca küçükbaş hayvanın yanısıra, beride ütülmüş koyun kelleleri sırıtarak bakıyor size. Mumbar ve şirden bulunur yazılarını okuduktan sonra, lokantalarda kızarmış büryanların da yine askıda ve vitrinde olduğunu görüyorsunuz. Perde pilavı ve büryan tüm lokantaların ana yemeği. Daha iyi fiziki şartları olan bir restorant bulmak için neredeyse hepsini dolaştıktan sonra, önceki gittiğimiz Büryancı Osman'a uğradık. Mekan çok dumanlı biraz sonra gelelim deyince, 'başım-gözüm üstüne bekleriz ağam' cevabını aldık pekiştiren ve içten bir uslupla.

Epey bir dolaşmış olarak ve de sigara dumanlarının tahliyesini de bekleyerek kürkçü dükkanına geldik. Perde pilav tek porsiyonluk hazrlanmış ama, bizim aldığımız bir porsiyon bile dört kişiye rahat yeter bana göre. Büryanı içerde kuyularda pişiriyorlarmış, ben sadece resmini gördüm kuyunun. Yanında şalgam suyu ve ayran alabiliyorsunuz. Servisi beklerken dükkanın önündeki çiğköftecinin hızlı ve becerikli hareketlerle sunuma hazırlayışını izledim. Seylan çayını pek sevmem ama, onların ki güzeldi. Ne alırsınız sorusu sadece eşime sorulmasına rağmen bu farklı mekandaki samimi ve saygılı insanları sevdim ben. Ayrıca başta da ifade ettiğim gibi kendimi bir saat içinde Siirte gitmiş gibi hissettim.

Hepinize tekrar iyi bayramlar, sağ-salim dönebilirsek görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Not: Yemeklerin tarifini yazamadım, bayram sonrasına inşallah.

25 Aralık, 2006

Şam Sokağı ve Anne Aşlarından




Öncelikle Anneciğimin sağlığı ile alakadar olan arkadaşlarıma tekrar teşekkür ederek başlamak istiyorum. Annem malesef hala hastanede.

Kızım 8. sınıf ve OKS'ye odaklandığı için, biz Ali ile cumartesi gezilerine başbaşa devam ediyoruz. Bu cumartesi günü Taksim'de ki Şam Sokağı vardı programımızda. Kameram da transfer problemi yaşandığı için servise gönderdiğimden sizlerle paylaşabileceğim bir görüntü kaydedemedim. Tesis edilen sokakta Şam'a özgü bazı lezzetler ve eserler sergilenmekte. Yaşlı bir amca, "turmus" adı verilen bir ikramda bulunuyor. Bildiğimiz fasulyeye göre daha yuvarlak bir çeşit, haşlanmış üzerine kimyon, kırmızı biber gibi baharatlarla tuz serperek sunuluyor. Ücretini sorduğumuzda Suriye, ikram diyerek gülümsüyor.Ustalar soba tarzında hazırlanmış saçlar üzerinde, incecik açtıkları mayalı yufkaları rapatalara yapıştırıp, saca koyarak, kızaracak kadar pişiriyorlardı. Yan tarafta humus ve turşu ve salata tarzı malzemelerle birlikte ikram ediliyor sanırım ama, bizim beyzade sade aldı. Hani bunun yağı ve piyniri abi dediyse de Türkçe bilmeyen Suriyeli ustalar bizimkinin gözleme aradığını anlayamadılar tabii. Bu arada, hala peynirin adı piynir, gözleme de közleme diye telaffuz ediliyor. Zahmet olmasın kendilerine.

Suriyeli bir grup canlı ve hareketli mazhar eşliğinde ellerine kılıçla gösteriler yapıp zaman zaman Istanbul! diyerek inletiyorlardı. Bir arada mazhar eşliğinde arapça ilahilerle gösteriler yaptılar.

Şam Sokağında sedef kakmalı ahşap eşyaları da sayarasak görebildiklerimiz bu kadar oldu. Zira ziyaretçi yoğunluğu sebebiyle küçük bir alan olmasına rağmen hepsini göremedik.

Bu arada bizim teftiş bitti, işlerimizle ilgili önemli bir eksiğimiz bulunmaması sevindirici oldu. Yulardaki yemekler canım annemden öğrendiğim, kuru dolma, patatesli içli köfte, Annemin güzden kesip, bizlere gönderdiği makarnalardan sofra dergisindeki bir tarife göre yaptığım Ağrı Mantısı ve yine annemin nohutlu, köfteli ayran aşı. Benim çocukluğumda pesküdanla yapılırdı kışın. Bazı yörelerde buna lebeniye çorbası da deniyor. Bu yemekler geçen hafta sonu gelen arkadaşlarıma yaptıklarımdan. Bloguma bakamayacak kadar yoğun olduğum için bugüne kaldı. Eğitimlerimiz de yine devam ediyor. En son 'Problem Çözme Teknikleri' seminerini aldık. Tarifleri daha sonra yazmak üzere hoşçakalın.

 Posted by Picasa

11 Aralık, 2006

HERCAİ

Bu sabah işe gelirken, yol kenarlarının hercai menekşelerle düzenlendiğini görmek beni mutlu etti. Çocukluğumda Annem ve Babam iki çiçek sever insanın bahçemizde büyüttüğü rengarek çiçeklerden bir tanesi de menekşeydi. Nazenin, kibar, mahçup ve bir o kadar da güzel gelirdi bana. "Mor menevşe boynun eğmiş, gül kızarmış hicabından" dizesinden mi bilmem, menekşe boynu bükük bir güzel di benim için.

Menekşe bir çok çiçek te olduğu gibi en çok da anne-babamı çağrıştırdığı için daha bir yakın, daha bir duygulu, daha bir bizden geliyor bana sanırım. Bugün işyerime gelen amcanın, odamdaki benjaminden bir dal koparabilirmiyim fide için demesi üzerine, gözlerim doldu, başımı kaldırınca üzerindeki paltonun da babamla aynı olduğunu farkederek, tutar mı ki amcacığım dedim, tutarmı ki?..

Tutuyor, çok çoğalttım bunların benzerinden dedi babam gibi yine. Makasla, itinayla kesip, dışarda üşümesin diyerek paltosunun içine yerleştirirken gazetemi uzattım sarması için. Sarıp yine koynuna koyup, bir yığın teşekkürle yola koyuldu... Ben pencereye döndüm, buraya da ekilmiş hercai menekşeler. Günlerdir yoğunluktan bakamamışım. Bakışlarım çiçeklerden ötelere, E-5'e doğru uzandı, giden arabalar, belki de şu son otobüs, yada havalanından henüz kalkıp göklere süzülen bu uçak annemin olduğu yere gidiyordu. Anneciğim şu an İzzettin Keykavus hastanesinde yatıyor ve belki benim gibi pencereden hercailere bakıyor. Bu çiçek ve bu şiir bana O'nu, şu an elimde bir demet çiçekle, koğuşuna giriyor olmayı çok arzu ettiğim Annemi hatırlatıyor.


HERCAİ MENEKŞE


SENİ DÜŞÜNDÜKÇE KARLAR DÜŞÜYORDU YÜREĞİME,

SEN DÜŞTÜKÇE BEN ÜŞÜYORDUM,

VE KÖMÜR KARASI GÖZLERİNİ YAKIYORDUM ÜŞÜDÜKÇE!

SONRA GÜNEŞ OLUYORDUN…

DEĞİNCE YÜREĞİME,ERİYORDUM!

SONRA ÇİÇEKLER AÇIYORDU YÜREĞİMDE ATEŞ KIRMIZISI,

KAR BEYAZI...

KAR BEYAZI KARDELENLER BEN OLUYORDUM

HERCAİ MENEKŞE SEN… GELMİYORDUN!

SONRA UMUT OLUYORDUN,ÇOCUKSU DÜŞLERİMİ VERİYORDUN BANA ;

ÖZLEMLERİMİ, ÖZLENİŞLERİMİ…BULUT OLUYORDUN SONRA,DOKUNUVERİNCE YÜREĞİME YAĞIYORDUM!

DOKUNUVERİNCE YILDIRIMLAR DÜŞÜYORDU YÜREĞİME…

YANIYORDUM GÖZLERİN DEĞİNCE GÖZLERİME… AĞLIYORDUM!

SONRA GÜNEŞ OLUYORDUN…DEĞİNCE YÜREĞİME, ERİYORDUM!

SONRA ÇİÇEKLER AÇIYORDU YÜREĞİMDEATEŞ KIRMIZISI, KAR BEYAZI...

KAR BEYAZI KARDELENLER BEN OLUYORDUM

HERCAİ MENEKŞE SEN…

GELMİYORDUN! (Ali Galip SARI)

Hoşçakalın...

04 Aralık, 2006

CANDAN'IN ANNESİ....

Bugün çocuğun kontrolleri için hastane yolunu tutmak üzere arabaya geçmiştim ki bir mesaj sinyali geldi kulaklarıma. Açtım, inanamadım, bir daha okudum, değişen bir şey yok. Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz, inanıyoruz. Lakin, yine de bekleyemiyoruz, konduramıyoruz ölümü.

Mesaj Sevgili Berrin'den. Bloggerlar ve çoğu okuyucular tanır, bizim sevimli şirinemiz Candan'ı. Annesi, ani bir rahatsızlık neticesi hayatını kaybetmiş. Ölüm kaş ile göz arasında der ya eskiler, ölüm kaş ile göz arasında... Gelmiş ya cihane, baş ağrısı, o, bu hepsi bir bahane. Geçen de yazmıştım ya, 'Kimbilir nerede, ne zaman ve kaç yaşında, bir namazlık saltanatımız olacak, taht misali o musalla taşında'...Hemen telefonun tuşlarına dokundum, Candan'ın alo sesini duyuyorum, Allahım böylesi durumlarda konuşmak, birşeyler söylemek ne de zor. Rabbim sabrını, metanetini artırsın. Anneciğini rahmeti ile kuşatsın Sevgili Kardeşimizin.

Dünya işte' bir var bir yoksun' der bir şairimiz. Diğer bir şiirinde ise; "Çekme üç beş günlük dünyaya esef, dayan kalbim bir kaç nefes kadarcık" der ve çok sıkıldıysam birşeylere, bu dizeler dile gelir bende. Özellikle Necip Fazıl'ın ölüm temalı şiirleri etkiler beni. Yukardakilerden başka; " Ölüm güzel şey budur perde ardından haber/ Hiç güzel olmasaydı ölürmüydü Peygamber" dizeleri Babamın mezar taşında da yazar ayrıca. Yine " O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner/ Azraile hoşgeldin diyebilmekte hüner" dizeleri de düşündürür beni. İyi yaşamak,azraile hoşgeldin diyebilmek, iyi atlara binip gidivermek, gitmesi mutlak olan bu yerden.

"Ölüm ölene bayram, bayramda sevinmek var/ Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var" dizeleri gönül telime o kadar derinden dokunmasa da;
"Gideriz nur yolu izde gideriz,
Taş bağırda, sular dizde gideriz,
Bir gün akşam olur, biz de gideriz,
Kalır dudaklarda şarkımız bizim" dörtlüğü beni alır götürür ötelere doğru. Allah Candan'ın Annesini rahmeti ile karşılasın, şu satırları yazdığım saatler kabrinde ilk gecesi. Dua edelim O'na ve tüm geçmişlerimize. Bizlere de Allah güzel yaşamayı, güzel bir şekilde ölmeyi nasip etsin. Bir bilge ağızın ifadesiyle; "kuşlar uçuyor, ömür geçiyor..."

Güzel günler dilerim.





29 Kasım, 2006

BİR AÇIKLAMA

Günlerdir blogumu güncellemeyi, arkadaşlarımın sitelerini ziyaret etmeyi planlıyorum. Her biten günün sonunda bugün de olmadı deyip, üzülüyorum. En sonunda hiç olmazssa bir açıklama yazmayı uygun buldum.

Daha önce de arzetmiştim, bizim bu aralar iş yoğunluğumuz had safa da. Kızımın rahatsızlığına, bilgisayarımızın iyice ahesteleşmesi ve kameranın görüntü transferindeki problem de eklenince durum iyice negatifleşti. En kısa zamanda normale dönmemiz ümidi ile, şimdilik hoşçakalın.

24 Kasım, 2006

Dün Koşuyolu'nda cadde boyu ilerlerken, sağlı sollu sıralanmış, birçoğu nice günler, görmüş çınar ağaçları arasında yürüyüp giderken daha bir derinden hissettim sonbaharı. İsmini hatırlamadığım bir şairin mısraları döküldü dilimden, sarı-kırmızı yapraklara bakarken.

" Sarı kırmızı her yer/ yapraklar dökülür teker, teker..." Kızarıp, sararan yaprakların sıcaklığını, sonbaharın hüzünle karışık gizemini, ömrümün şu son üç-beş yılı haricinde neden hissetmediğimi düşünüp-durdum, rüzgarın savurduğu yapraklara bakarken.

Soğuktan çok ürken bir kış memleketi çocuğu olarak kışın habercisi saydığımdan mı bilmem, sonbahar bana pek sevimli gelmemişti hiç.


Orhan Veli o çok meşhur şiirinde kendisini mahveden güzel havalardan bahsederken, evkaf memurluğundaki işinden ayrılmasından, eve ekmek-tuz götürmeyi unutmasına ve hatta şiir yazmasına sebep olarak göstermiş ve hayatında neleri değiştirdiğini aktarmış bizlere.

Yol boyu ilerlerken düşündüm, güzel havaların halet-i ruhiyesini değiştirerek, içsel değişikliklerin hayatının gidişatını değiştirmesine tam olarak benzemese de, çoğunluğunda benim bir etkim olmasa da sonbahar benim için değişikliklerin yaşandığı bir ay olmuş. Bir sonbahar günü doğmuş, bir sonbahar günü işe başlamışım. Bir sonbaharda, yine sonbahar doğumlu bir insanla sözlenip, başka bir sonbahar da evlenmişim. Çocukların ikisi de sonbahar doğumlu. Yine farklı yıllarda en sevdiğim insanları sonbaharda kaybetmişim.

Adımlarım yolun sonuna geldi, hastaneye ulaştım. Merdivenlere yönelirken bir sedye gördüm, her tarafı kapalı hızla gidiyor ve etrafında yaşlı gözlerle yakınları. Sonbahar hüzündü, ölüme en yakışan aydı. Şairin dediği gibi kimbilir nerede, ne zaman ve kaç yaşında, bir namazlık saltanatım olacak taht misali o musalla taşında.

Bir sonbahar şiiri tekrarlanırken zihnimde, hoşkalın efendim.
Sonbaharlardan
Ne akşamlar söndü ellerimde

Son şarkıların sonu da gelmedi içimde

Miras bıraktım her seferinde

Bir ellerimi bir de gözlerimi

Bir onlar bildi

Bir onlar duydu, ne çoklarımı ve hiçlerimi

Bir onlar döndü yamacıma

Gittiği baharlardan

Ama sonbaharlardan...


Posted by Picasa

19 Kasım, 2006

ACIKAN DÜNYAYI AY ÇÖREĞİ GÖRÜRMÜŞ


Bu tabiri geçen yazılarımda bahsettiğim nlp uzmanı kullanmıştı, odaklanmayı anlatırken. Hani ev arama sürecinde hep pencereleri görür gözlerimiz. Araba almayı ya da değiştirmeyi düşünürken de dünyayı otomobilden ibaret gördüğü olur hasseten beylerin. Beyler demişken eşim de tekstilci olduğu için çarşıda gezerken, ya da televizyon izlerken farklı tasarımlar hemen dikkatini çeker, dünyayı kıyafet olarak görüyorsun derim kendisine.

Bazen de kavak yelleri esen gençler ' ya benimsin, ya toprağın Nalan' diyerek dünyayı sevdikleri kişiye indirgemiş,tamamen sevdikleri insana odaklarlar hayatı.

Benim bu haftaki odaklanmam da öncelikle, meslek hayatına benim doğduğum yıllarda başlamış, oldukça titiz müfettiş beyin işyerimizin rutin teftişine başlaması ile oldu. Ha bire dosyalar gönderip, evraklar hazırlarken, acaba şimdi ne isteyecek diye düşünürken, hafta içini teftişe odaklanmış buldum kendimi.

Geldi hep hareketli ve zaman zaman maceralı geçen cumartesimiz. Kendi kendimle konuştum biraz. Niye böyle her işin üzerine aşırı odaklanıyorsun. 17 yıl boyunca ne teftişler gördün, zaten her işimizde düzenli, tamam bugün dinlenme ve güzel geçirme günün olsun inşallah dedim.

Amma velakin vermezsse Mabut, neylesin Sultan Mahmut arkadaşlar! Saat 10 suları kızım, bugün veli toplantısı olduğunu belirtti. Neyse dinlenme kalsın dedik ve düştük okul yollarına. Okul aile birliği seçimleri akabinde sınıflara çıkıldı derken 13.30 gibi çıkmayı başardım.

Hava güneşli, ben kendimi iyi hissediyorum, eklemlerimdeki tutulmalar geçmiş, ne güzel bir gün, bizim başkaban oğluşu da alayım yanıma bir
yerlere gidelim, biraz gezer, biraz birşeyler yeriz niyetine girdim. Akabinde şimdi eve kadar çıkmayayım, nasıl olsa yardımcı ablamız evine gidecek telefon açayım çocuğu emniyetin önüne getirsin diyerek kendimce zaman kazandım.

Emniyetin önüne geldim, eh biraz oyalanayım diyerek vitrinlere baktım. Bir yarım saat oldu, gelen giden yok. Eve telefon açarım cevap yok, ablayı ararım cevap yok, beklerim. Saatler geçer, polisler bir taraftan nöbet tutar, bir taraftan ben, gelen giden yok. Anaokulunda çocuklar bir şarkı öğrenmişti, beklerim her gün kimseler gelmez diye müşterisiz bir bakkalı anlatan hoş bir şarkıydı. Ben o latif güneşi kaybeden hava da, titremeye başlayarak, hoş olmayan bir halde, bakar dururum ufuka, bizimkiler yok. Odaklanma dorukta, merak had safhada. Kötü senaryolar birbirini kovalıyor, her kotlu geleni yardımcı hanım, her ufak çocuğu Ali sanıyorum. Gittikçe odaklanma katsayısı artıyor, artık her maviliyi ve büyük-küçük her çocuğu oğlum sanıyorum ilk bakışta. O arada kardeşimle karşılaştım, bizim eve giden yolları kolaçan edip geldi, kimseler yok. Telefon yine aynı, mütemadiyen arıyorum cevap yok...

Nihayet bir alo sesi duyuyorum, neredesiniz dedim heyecanla, hani emniyetin önünde buluşacaktık diyorum. Geliyoruz abla dedi bizim hanım. Ve geldi gayet sakin, neredesiniz diyorum, abla iki saate yaklaştı biz geleli de burası kalabalık diye şu geçedeki parkta bekledik, çocuğu oynattım diyor, yanında oğlum yanaklar elma gibi kızarmış. Oğlan da gayet mutlu teyzem çok güzel bir parka götürdü, çok oynadım çok diyor. Ne diyeyim, polis abilerle bile tuttuğum nöbetten çocuğun elinden tutarak ayrılıyorum.

Oğlumla hemen yakınımızda olan bir kitapçıya giriyoruz. O kendine, ben kendime bakıyorum ama fena yorulmuşum, bakacak halim yok. Okuduğum ama kitaplığımda olmayan, Soner Yalçın'ın Efendi-1'i ile haziran da çıkmasına rağmen henüz görmediğim Efendi-2'sini alıp ödemeye geçerken telefonum çalıyor. Kızım dershanede rahatsızlandığını eve geleceğini belirtiyor.

Bir 15-20 dakika daha bekleriz çare yok deyip, bulunduğumuz yere gelmesini söylüyorum. Yine polislerin yanında yerimizi alıyoruz Ali ile. Ali mutlu polislerle muhabbette, benim için aynı şeyler geçerli olmasa da. Yine aynı film beklerim gelen yok, telefona ulaşılmaz, Ümit Yaşar Oğuzcan'ın bir şiirinde ifade ettiği gibi, ..." bir yanımı arar diğer yanım"

Epey sonra, bir telefon ve hasta bir ses, anneciğim ağaç oldum nerdesiniz der. Konuşunca anlarız bizimki emniyet yerine zabıta noktasında beklermiş. Bu cumartesi odaklanmasından geriye kalan tek iyi şey, dört göz biraraya gelince girdiğimiz pastanedeki sıcacık patetesli toplar, minik poğaçalar ve ay çörekleri oldu. Kendimizi eve zor attık, önceden hazırladığımız kuzu gerdanlardan sımsıcak bir Maraş usulü paça yaptım. Bütün günü nöbette geçirdiğim için kalorifer peteğinden ayrılamadım ama, bu eklemlerimin kaskatı olmasını önleyemedi.

Ama geç ve güç te olsa, sağ salim, vukuatsız birbirimize kavuştuğumuz için Rabbime şükrettim. O gözümün önünden geçen senaryoların hiçbirini yaşamadığım için çok mutluyum. Allah fakiri sevindirmek isterse.... atasözünü hatırladım ve sevindirildiğimi hissettim.

Bu arada odaklanma kavramını yabana atmayalım arkadaşlar. Yaptığımız işe, yaşadığımız hayata dair ve dünyaya geliş gayemize odaklanabilirsek harikaları gerçekleştiren biz oluruz. Fatih Sultan Mehmet, Istanbul'u almaya tam odaklandığı için Allah da kısmet etti ve 21 yaşında çağ açıp çağ kapattı. Ve bunun gibi daha nice simalar var, benim verdiğim örnek sadece bir tanesi... Hoşçakalın, sağlıcakla kalın efendim.


Posted by Picasa

14 Kasım, 2006

ÇİÇEKLERİN HAZANI


Oğluşumun bu aralar dilinden düşürmediği, birazcık mekanik ve nezle görmemişcesine gür sesiyle, sedalandırdığı hüzünlü bir parça var "yine aylardan kasım..." diye devam eden. Benim bu kasımda katmerlenen sızımız, sadece kasıma has bir olay olmasa da bu düğüm yüreğimizde, son zamanlarda izlediğim bazı haberler, akabinde yazılan yazılarla iyice depreşip gelişti...

Yazılar kaleme alıyoruz, güneydoğuda kadın olmak üzerine yüreğimiz dağlanıyor pek tabii. Çoğunu almıyor hafsalamız, mantaliteyi anlamaya, kendimizi yerlerine koymaya çalışıyor, çözmeye çalışıyoruz.

Benim üzüntümü tetikleyen olay, saldırıya uğrayan bir hanım, suçu varmışcasına işkenceye maruz kalıyor, çözüm olarak saldırganın kızı berdel veriliyor, mazlum durumundaki hanım da öldürülme korkusu ile yasal mercilere başvuruyor..

Ben anlamakta çok güçlük çektim bunu. Ortada bir suç ve bir suçlu var elhak. Ama cezalandırılan masumlar. Bu vakıa ne hukuki, ne insani, ne de islami. Sosyal açıdan bakınca da anlaması zor bir hal var, mazlumun eşi, saldırganlanla hısım oluyor. Damat-kayınpeder ilişkisi kurulmuş olmuyor mu?

Bu olayı ifadelendirirken sadece eleştirmek gibi bir niyetim yok. Dahası bir şehri anlatırken, etkili olma kaygısı ile mi bilmem, salt en kırsalındaki, en sivri olayların seçilip, ..... yerde kadın olmak başlıklı yazılar yazılmasını, salt eleştirip, tabiri caizse bölgenin tüm erkeklerini, bakış açısını, yaşam tarzını tu kaka ilan etmenin de suni ve moral bozuculuğu ile, insanları uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadığını düşünüyorum.

Mesela; konuyu araştırırken günlük gazetelerden birinde köşe yazarlığı yapmış bir hanımefendinin Urfa ile ilgili yazısını okudum. Kadınların tek başına çarşıya çıkamadığından bahisle, çamurlar üzerinde çıplak ayak gezen bir kızcağız ve benzer bir-iki hayattan hareketle tanımlama yapılmış. Pek tabii ki çok üzücü, pek tabii ki çözümlenmesi gereken sıkıntılar yaşanmakta. Ama, çözüm de olmalı gözümüz abartı da değil.

Bu yaz gitmiştim Urfa'ya. Görüntülerini de sizlerle paylaştım. Kızlar gördüm, balıklı gölün hemen yakınında, Çeçenistan fotoğrafları sergisi açmışlar. Sergilerini gezip tanıştım. Okumuş-yazmış, kendine güvenen insanlar. Bana tek farklı gelip, çok mutlu eden yanları alışık olduğumdan daha cana yakın olmalarıydı. Şehir efsaneleri ile neredeyse tanımadıklarımıza selam vermeye imtina ettiğimiz bu şehri Istanbulumuz da yapamayacağımız bir davranış olarak ısrarla o gün misafirleri olmamızı istediler.Özellikle Ayşecik, bekle ablacım bir beş dakika diyerek beni alıkoyup, kendi uçuverdi hemencecik. Dönüşünde elinde bir hediye paketi vardı elime tutuşturdu aceleyle, ısrarla. Ben de, yüzüğümü, kolyemi çıkarıp O'na verdim, telefonlar alınıp, verildi, bir daha gelirsem oralara, olur da gelirlerse buralara görüşelim diye. O bölgelerde üst düzey görev yapan yakınlarımdan da edindiğim intiba, yürek yaralayan vakalar var ama, genele şamil değil.

Her tarafta aynı derecede olmasa da zor oralarda kadın olmak, anne olmak, o cepheden fazla bakamıyoruz ama, belki baba olmak ta. Berdeli, töre cinayetleri, en çok ta içimi acıtan çoğunlukla kadınların bedel ödemesi ve intiharları... Törelerle, dini karıştırılması. Hüküm vermek, doğruyu amirane belirtmek yerine, anlatılmalı güzellikler, dinlenebilecek kişiler vasıtası ile. Peygamber Efendimizin hiç bir kadını dövmediği, kötü kelime dahi sarfetmediği, sizden üstün olanınız ailesine karşı iyi olandır beyanı, ben kızlar babasıyım beyanı ve de kız çocuklarını güzelce eğitip, yetiştiren anne-babaların cenneti kazanacağı beyanı... İlk çocuğu kız olan anne, mübarekdir beyanı ve kadın - erkekte üstünlük ancak takva iledir vurgusu işlenebilir ve bu saydıklarım sadece birkaç tanesi...

Kadın erkek üstünlüğü derken, Allah hepimizi farklı rollerle yaratmış, üstünlükte ancak iyi işlerle mümkün. Berdele bakarken, ciddi ciddi yazarların birinin kalkıp kadınların, diğerinin ise erkeklerin zayıf yönlerini, bebekken daha fazla ölmesinden, daha fazla trafik kazası geçirmelerine kadar sayıp döktüğünü gördüm. Kusura bakmasın çok ciddi yazarlarımız ama, bu akıl, gönül dışı, en hafifi ile gülünç bir hadise.

Hanımların ve kız çocuklarının sıkıntıları doğumuzda daha fazla, batımızda istismar daha ziyade, dünyamızda; işte, ücrette ve telaffuz etmek istemediğim saldırıların dakikaya düşeni raporlanmakta, malesef mazlum mevkiinde hemcinslerimiz. Daha geçenlerde İsrail'de altı dakika da bir kadınlara yönelik ihlaller yaşandığını okudum, şaşırdım, üzüldüm insanlık namına.

Bilemiyorum ama, değerleri yok sayılmadan, maddi destekli ama sadece maddi yatırımların yeterli olduğu düşünülmeden, samimi bir iyileştirme sürecine gidilmesi gerekli. Hiçbir şey yapılmıyor demek değil ama, yeterli görülmemeli. Okuyup, duyduğumuz esef verici gelişmeler yanında, düşünce gelişimi, eğitimli insan sayısının artması ve diğer olumlu yönlerde de bir ilerleme mevcut ve bu daha da desteklenmeli. Töre cinayetlerinde sadece suçsuz kızlar mı cezalandırılıyor konusunu ve berdeli araştırırken ziyaret ettiğim siteler oldu, Mardin'e, Hakkari'ye, Şanlıurfa'ya ait. Konuları tesbitleri, tanıtımları ve ifadeleri gayet güzel ve akıcı sitelerdi. http://www.sanliurfa.com da konu ile ilgili yazıları okurken, urfa sıragecelerinden seçilen türküleri ,benim gibi sanat müziği dışında fazla müzik dinlemeyenleri bile saracak ve konunun hazinliğine eşlik edecek duygu yoğunluğunda ve içtendi. Daha insanca bir hayat seviyesine kavuşulması dileği ile. Hoşçakalın efendim.























07 Kasım, 2006

BAKTIĞIMIZ VE BAKIŞ AÇIMIZ


Ya şimdi yazabileceğim ya da bugün de kalacak. Dün ve ondan önceki gün ki gibi yarım kalmasa yazım. Öncelikle fotoğraf hakkında bilgi vereyim isterseniz. Burası Eskihisar'da Atabay Yatçılık Tesislerine ait, ağırlıklı olarak ciddi toplantıların yapıldığı, küçük, şirin bir otelin bahçesinden alınmış bir kare. Sevgili Fatma Hanım'ın yorumunda ki hayal, beni de sardığı için, toplantı dışı hizmetlerini sormuştum, seminerlere tahsis edilmediği zamanlarda aileler de kalabiliyormuş. Bu mekanın da ötesinde Eskihisar sahili, balıkçıları, balık lokantaları ile doğal, küçük bir sahil kasabası daha da ötesi bir balıkçı köyü görünümünde ve benim daha ziyade hoşuma giden bu yönü oldu. Bir hafta sonu, yakınlarda ama, uzaklara gitmişcesine değişiklik yaşamak isteyenlere bir öneri olabileceği düşüncesiyle bahsetmek istedim.

Bizim gitme sebebimiz, son zamanlarda aldığımız eğitimlerden hafta sonu yapılan birine mekan olarak seçilmesi hasebi ile oldu. Tüm yoğunluğumuza rağmen, bu eğitimleri büyük haz alarak ve gerçekten çok faydalı olduğunu hissederek katılıyoruz.

Katılımcılarca en çok ilgimizi çeken 'düşünce ve aile koçluğu' da yaptığı belirtilen bir nlp uzmanının aktardıkları oldu. Hayatın sırrını, 'olmak, bulmak ve kalmak' olarak olarak özetleyerek, " Hayatın en büyük sırrı, farkı yaratan farkı farkedebilmektir" olgusunu vurguladı.

Pablo Picasso; " Ben aramam, bulurum " derken, " Her insan keşfedilmeyi bekleyen bir hazine, ana hedefimiz bulmak olmalı" Her insanda bir çok güzellikler, yetenekler gizli, bunu bulabilmek, keşfedebilmek, güzel yönü açığa çıkarabilmek, bir define arayıcısı titizliği ile, bir nakkaş inceliği ile hareket edebilmek, çevremizi, toplumumuzu geniş manada güzelleştirecek. İlk etapta ise, sorumlu olduklarımızı, münasebetimiz olan halkayı güzelleştirecek.

" Keşfetmek için bakılan yeri değil, bakış açısını değiştirebilmek" Bir çok meseleyi bu sayede çözebiliriz esasında. Bakış açımızı değiştirmek, kendimizi başkasının yerine koyabilmek, empati olarak öğrenilen ama kendi kültürümüzde, şahsımız için istediklerimizi başkalarının içinde istemek ve hoşumuza gitmeyen hususlarda aynı şekilde davranabilmek. Gelin bugün etrafımızdaki insanların daha güzel bir yanını görmeye, bulmaya çalışalım. Eleştirmemeye ve içimizden dahi kötü düşünmemeye karar verelim. Ben bir kişinin sırf bu özelliği sebebiyle diğer insanlardan farklı olarak cennetlik vasfını aldığını okumuştum, şimdilik hoşçakalın, sevgiyle kalın efendim.














06 Kasım, 2006

KEK' TE KALMIŞTIK...

Son postta yağmur şiirlerine fazlaca kapılıp, kekimizi ertelemiştik. Yağmurdan kara, kardan şiddetli rüzgara geçiş yapan havalarla birlikte artık eni-konu kış havasına girdik bizde. Bunda cumartesi günü oğluşla birlikte Kadıköy'de kar altında titremenin de katkısı büyük oldu elbette. Evden çıkarken hava soğukça ama kar falan yoktu. Güz kıyafetleri ile gittim. 'Küresel ısınma ile ilgili eylem' olduğu için araçlara izin verilmediğini öğrenip, rıhtıma kadar tabana kuvvet hem yürüdük, hem titredik. Bizim başkaban sık sık sağa sola dönüp, olmayan taksileri çağırdı imdat dercesine. Esasında ona mont giydirmişim ama, atkı, eldiven gibi ekipmanlarımız yoktu.

Dönüşümüzde bir ara;
-kadim dostu olan üniformalılardan- bir trafik polisi ile hemhal olmuş gördüm. Ben bu tarafta mı trafiğe kapalı vasıta bulabilirmiyiz diye bakarken, bir de baktım polisin simitinin bir ucundan bizimki diğer ucundan 'polis abi' yiyorlar. Abimiz 'çaydan da verirdim ya canım şekersiz içiyorum' diye açıklama yapıyor. Bizimki ben zaten şekerli sulu içiyorum ağzım yanar, olsun diyerek cevaplıyor, can ciğer kuzu sarması havalarında. Polis abimizin yardımları ile bir araç bulup, o ara başkabanlıktan komserliğe geçiş yapan beyimizin Maraş usulü el öpme ve kucaklaşma merasimlerinden sonra yola revan olduk.

Eve dönerken karşı fırından sıcacık haşhaşlı çörek aldık. Aliciğimin tahinlilerinin henüz fırında olup, yarım saat sonra çıkacağını öğrendik ama, hiçbirimiz o kadar üşüdükten sonra dışarı çıkamaya cesaret edemedik. Yoldan aradığımız için kombi son ayarlarda ev sıcacıktı. Bugünlerde misafirimiz olan kızkardeşim bizim meşhur kestaneleri patlattığı ve çayı da demlediği için, bize de kek tarifini aktarmak kaldı.

Zebra Kekimiz

- 3 yumurta
- yarım su bardağı zeytinyağı
yarım su bardağı limonlu su
- 1 +1/4 su bardağı şeker
- 1 limon kabuğu rendesi
- 4 kaşık kakao
- 2+ 1/4 bardak un ve kabartma tozu
- 1 su bardağı iri dövülmüş ceviz

Yapılışı:

Her kek te olduğu gibi öncelikle şeker ve yumurta çırpılır.
Yağ ve limonlu su eklenir, çırpmaya devam ediyoruz.
Limon kabuğu rendesi, una karıştırdığımız kabartma tozu ve yine una buladığımız cevizler eklenir ve hafifçe karıştırılır.(Cevizlerin dibe inmemesi için una bulanır)
Kek hamurunu bölüp kakao eklenir.
Yağlanmış ve hafifçe unlanmış kalıba aynı yerden olmak kaydıyla, bir kepçe sade, bir kepçe kakaolu olarak yerleştirilir.

Özellikle soğuk bir günde, tomurcuk ya da kakule ilaveli güzel demlenmiş bir çayla tavsiye olunur. Hoşçakalın.
 Posted by Picasa

03 Kasım, 2006

YAĞMUR VE YİNE YAĞMUR VE DE BİR DİLİM KEK ÜZERİNE

Gökte yağmur sağanağı varken, yerde de insanlarda duygu sağanağı oluşmakta. Biribirini tetikler tarzda devam edip gitmekte. Duygu ve düşüncelerini en iyi ifade eden insanlarda şair ve yazarlar olduğundan, duygu yüklü yağmur şiirleri okumaktayız yüzbinlerce. Kimi tam halet-i ruhiyemizi ifade ederken, kimi biraz ötemizden geçmekte ama, belki de sadece yağmur şiirlerine özgü, hepsinde birazcık içimizden, yüreğimizden parçalar bulunmakta.Atilla İlhan, "...elimden tut yoksa düşeceğim / yağmur götürecek yoksa beni" derken, İlhan İrem; " ...yağma yağmur, beni silip süpürme / yağma yağmur denizlere götürme" diyerek ortak bir açıdan bakar yağmura.

Bugünlerde Istanbul'a, bütün memlekete yağmur yağmakta, yağmurlar yağmakta... Akşam iş çıkışı karanlık ve rüzgar eşliğinde eve doğru ilerliyoruz araçta. Radyodan bir müzik geliyor kulağıma Volkan Konak'ın son albümünden olduğu belirtilen, ama sanki önceden dinlemişim gibi geliyor bana. Sonradan farkediyorum, bu bizim "hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı bana ilacı" türküsünün yeni uyarlaması. Hep ince ve deruni bir sese alıştığımızdan mı bilmem, biraz değişik geliyor, rüzgarla birlikte karanlığa doğru uçuşan yağmuru izlerken. Babamı, hastaneyi, hiç ümid vermeyen doktor yüzlerini hatırlıyorum bir yandan. O meşum kazayı, çare bulunamayan çaresizlik hissini, bir sonbaharda kaybettiğimiz babacığımı hatırlıyorum hep dinlerken. Bu parça, genç bir insan için söylenmişti, neden bütün sözleri babam için söylenmiş gibi geliyor diyorum kendi kendime, yağmur taneleri arabanın camına çarparken. Sonra aynı sanatçının babası için bestelediği parça geliyor hatırıma. Ve yine babamı düşünüyorum, düşen yapraklarla birlikte ömür ağacındaki yaprakları tükenip, ötelere yolalan, müşfik, kaderine razı ve kalbi Allah'a bağlı babacığımı. O'na duyduğum dinmeyen özlemi.

Yağmur taneleri çarptıkça camlara, yağmur şiirlerini getiriyor belleğime tekrar. Bu kadar şiir yazılmasaydı, hele bazıları tam yüreğimi ifade etmeseydi, ben de yazarmıydım acep diyorum, Tevfik Fikret'ten bir mısrasını terennüm ederken.
" Küçük, muttarid, muhteriz darbeler
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz ..." Sonra Cahit Sıtkı Tarancı'nın

"Dışarda yağmur yağadursun
Ve içerdeyse bütün eşyan
Esneyip senin gibi her an
Pencerelerden bakadursun " dörtlüğü bana, şiir de vurgulanan temanın tersine, yüreğimizi burup, sızlatan yağmur yağarken içerdeki eşyalar ve sahiplerinin bakıpduramadığı, sele kapılıp giden canları, mal canın yongası, evi-eşyası sele giden müteessir insanları hatırlatıp, yardımlar etkin olsa, sıkıntılar en aza indirilebilse duaları ile devam ediyorum yola. En çok da çocukların ölmesi içimi acıtarak.

Necip Fazıl Kısakürek'in "bu yağmur" şiiri her zamankinden daha da anlamlı geliyor bana şu an;
Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.
Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik,
Tenimde acısız yatan bir bıçak.
Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik,
Dayandıkça çisil çisil yağacak.
Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...

Yazımın başlığında bir dilim kekten bahsedilmişti, akşama çocuklara yapmayı düşündüğüm, bugün işyerinde satılan ve çoğumuzun aldığı kestanelerde patlatılacak, yağmurlu günün hüznü en azından çocuklar cephesinde dağılacak. Bunlar, yarına kalsın diyorum, Istanbul trafiğinde yağmurlu bir yolun ne kadar uzayacağı bilinmez ki. Bu üzüntü veren olaylara rağmen sonu güzel olsun dularını da ekleyerek, Nurullah Genç'ten bir dörtlük ile hoşçakalın demek istiyorum.


"Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat "

Üzerinize ab-ı hayat inmesi dileği ile...


02 Kasım, 2006

MISIR

Çalışma arkadaşlarımızdan Sedef Hanım bayramın 3. günü katıldığı Mısır Gezisi'nden kaydettiği görüntüleri bizimle paylaştı. Görüntülerin devamı ve aktardığı izlenimlerini, Gülirana
Geziyi gerçekleştiren firmanın sitesinde, son geziye ilişkin daha farklı ve özel kareler mevcut. Ziyaret etmeyi düşünürseniz; http://tarihkultur.org" target="_blank">burada
Mısır konusuna girmişken, Kahire'de yaşayan ve günlüğünü bizlerle paylaşan Sevgi Hanım'ın blogunu da buradan
Kendimle ilgili bir gelişmeyi de, blog güncellemelerimin gecikebilme ihtimaline karşı belirteyim. Benim için ani olan bir gelişmeyle artık daha yoğun bir departmanın sorumluluğu verilmiş oldu. Eve daha yorgun gittiğimden, belki biraz daha gecikmeli olabilir. Sizleri Mısır görüntüleri ile başbaşa bırakırken, daha güzel bir gün dileği ile, hoşçakalın efendim.



 Posted by Picasa