


Bu hafta ki şiir etkinliğinin konusu 'özlem'. Özlem, hasret, ayrılık insanoğluna ölümden bile zor gelen hal. Şiirler, şarkılar, türküler de bol bol nasibini almış, insan ruhunu acıtan bu durumdan.Benim için özlem kelimesi Fikriye Annem'den ayrılıkla özdeş... Fikriye Annem... Aramızda bir kan bağı olmayan, ama sevgisiyle, herkesin ötesinde kalbimde yer eden.. Kimseleri incitmeyen, herkesi kuşatan ışığı ile, narin,zarif, ince ruhlu bir insan.. Etrafında bulunanların en çok sevdiği ve sevildiğini derinden hissettiği ... Bir çocuk safiyetini taşıyan, utangaç ama hayatın ve insanın manasına dair bilge bir insan. Kendini insanlığa adayıp, yıllarını dolu dolu geçirip, son yıllarını ayrı bir şehirde yaşayıp, gelmesi için günleri sayıp, yol gözlerken kaybettiğim insan...
Bir sonbahar da uğrularken, gözyaşları içinde bakıyorken veda anında, "hani o bırakıp giderken seni/ o öksüz tavrını takmayacaktın..." dizelerinin O'nun için yazıldığını düşündüğüm, içim yanarak ayrılıp, bahara kadar gelmesini beklediğim Anneciğim!... Baharda, bir bayram sabahında tabutunu önümüzde bulduğumuz güzide insan... Özlemine dayanamazken, ebedi ayrılığı ile karanlıklar içinde kaldığımı hissettiğim, hiç bir zaman unutmadığım, unutamayacağım Fikriye Annem. O'nu gibi güzel yaşayıp, iyi atlara binip gitmeyi düşlediğim Anneciğim.
Hasret şiiri çok olunca, içlerinden seçmek te zor oluyor. Ahmed Arif ve Abdurrahman Karakoç'tan bir şiiri paylaşmak istiyorum.
Yarından sonra bir hafta kadar buralarda olamayacağım. Hoşçakalın efendim.
MİHRİBAN
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamıştın,çözülmüyor mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor mihriban
Yar,deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor mihriban
Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor mihriban
Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut cizilmiyor mihriban
Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım karabahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor mihriban
Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor mihriban
Abdurrahim Karakoç
HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM
Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yanaBir bu yana...
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun,
Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini
Ahmet Arif
Not: Etkinliğin ev sahibi, www.kuzeydenizi.blogcu.com
Sınav öncesi hafta, uzunca bir süredir görüşemediğim, üniversiteden arkadaşım Kevser' de idim. Kevser, evlenip,Istanbul'a yerleşince çok sevinmiştik, daha fazla görüşebileceğiz diye. Malesef, Istanbul'un iki yakası arasında yaşanan trafik, iş, çocuk derken, bir de baktık aynı şehirde olmakla, Balıkesir'de olması arasında fazla bir fark olmamış.

Bir minik kız vardı, kırmızıyı çok seven. Uzun, gür ama lepiska olan saçlarının büyüyünce dalgalı ve sarı olacağını bekleyen. Süsten çok hoşlandığı için, tarağa itirazsız teslim olup, rengarek tokalarla süsleten. Annesi çalıştığı için saçlarını acele yapmak zorunda kalışına zaman zaman üzülen. Yeni neslin okullarında tertip edilen bitmez tükenmez törenlerde, annesi ile kuaföre gitmek için çabalayan ve daha okula gitmeden bozulan bukleleri için, niye benim saçlarım düz ve parlak, ondan kayıyor, bak şu kumaş gibi diye kırmızı tuvaletinin satenini gösteren.Yaşından önce okula başladığı için senin ana sınıfına gitmen gerekirdi, yanlış sınıfa yazılmışsın diyen uzman arkadaşlarının yorumlarından sonra, eve ağlayarak gelen. Ben geçen sene gitmiştim ona dedim, şöför amcam evde dibin mi tuttu ne bu acele dedi, anne o ne demek şimdi, yarın ana sınıfına mı gireyim diyen bir kız.
Zaman su gibi akıyor. "kuşlar uçuyor, ömür geçiyor" diyen düşünürümüz ne güzel ifade etmiş. Miniklerimiz dün kepleri havaya attı, yeni menzillerinde Allah tamamının yardımcısı olsun.
"Yaz rüyası tatlısı" pasta da denilebilecek, kolay ve lezzetli bir tat. En kısa zamanda paylaşmak üzere, hoşçakalın efendim.

- 2 bardak bulguru sıcak su ile ıslatıp bekletiyoruz.
- Yarım saat kadar yoğurup, tuz, kararbiber, kırmızı biber ilave ediyoruz.
- Yarım çay bardağı un ve bir yumurta ekleyip, tekrar yoğurup, elimizi ıslatarak, bilye köfteler hazırlıyoruz.
- Kaynayan suya dağılmayı önlemek için, limon suyu ekleyip, haşlıyoruz.
- Biber salçası eklediğimiz yağda kavurup, ayranla servis yapıyoruz.
Misafirlere çay toplantılarında daalternatif bir ikram olabiliyor.

Kışın pek de bir itibar göremeyen balkonlar, yazın gözdesi makamında, ilgisiz geçen ayların intikamını alırcasına allanıp-pullanıyor. Hızını alamayanlar yarışmalara katılıyor. Bahçelerde sere-serpe büyüyen neslin çocuklarına bir nevi teselli ikramiyesi oluyor...
Bir taraftan teklifleri dinlerken, gün batımına kayıyor bakışlarım. Yukardaki gibi latif bir manzara olmasa da şairlere ilham veren bu vakit her zaman özeldir diyorum. Bir yandan yorgunluğu atıp, diğer yandan akşamı temaşa eylerken, Cahit Külebi'nin 'Akşamlar Hey Akşamlar' ı belleğime zuhur ediyor.
"Kim esir değildir Kendi içerisinde?
Akşamlar hey akşamlar!
Doğmasaydım eğer O küçük şehirde
Kim böyle boş gezer,
Yüzer gibi olur,
Bir koca nehirde?
Yorgunluk hey yorgunluk!
İnatçı yorgunluk!
Dalgın bir yüz kadar
Tozlu ayakkabılar.
Yorgunluk hey yorgunluk" derken ardından Necip Fazıl'ın 'Akşam' ı geliyor bekletmeden.
"Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.
Akşamı duya duya,
Sular yattı uykuya;
Kızıllık çöktü suya,
Sandım bir cenk akşamı " deyip, çaydan bir yudum alırken, bizim ufaklık, bu yıl da geçen yıl olduğu gibi Mevlana'yı ziyaret edecek miyiz? Konya çok güzeldi, diyor. İlk kez geçen yıl biz de, kurum arkadaşlarımız gibi, gideceğimiz yere, yolu biraz uzatarak, yollarda menziller tayin ederek, tabiri caizse gezerek gitmiştik.
Bu yıl Mevlana ziyareti yok derken, hatırıma Nazım Hikmet'in gençlik yıllarında kaleme aldığı Mevlana şiiri geliyor. Sizi şiirle başbaşa bırakıp, akabinde bir önceki postta yer alan pazı sarmasının tarifini verip, veda edeyim. Sürç-ü lisan ettikse affola.
"Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana
Edebe set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana."
Kim şairlerden daha güzel anlatır ki bir güzelliği. Her ne kadar Fuzuli; Hilmi Yavuz'un bugün kü köşe yazısında da vurguladığı üzere,
"Ger derse Fuzuli güzellerde vefa var / Aldanma ki şair sözü elbette yalandır" dese de bu beyittegörünen anlamdan ziyade derin manalar işaret edilmiş ve yazar da güzel bir yazı ile vuzuha kavuşturmuş, ilgi duyanlara duyrulur.
Sadede gelip, tarifimizi verelim.
- iki küçük bağ pazı yıkanıp, kaynar suya batırılıp, akabinde soğuk su dolu bir kaba alınır.
- Suyu boşaltılılp, hafifçe sıkılarak sarılmaya hazır hale gelir.
- 300 gr kıyma, 2 büyük soğan, yarım fincan pirinç, maydanoz, dereotu, karabiber, kırmızı biber, yarım çay bardağı zeytinyağı, bir silme kaşık salça ve tuz ile iç hazırlanır.
- Sarma işlemi bitince, tencere üzerine yarım kaşık salça, 1-2 diş sarımsak ve tuz sulandırılarak dökülür. Bizim gibi fazla sulu sarma sevmiyorsanız hizasından daha az, biraz daha sulu seviyorsanız hizasında kaynar su eklenip, en küçük ocağın, kısık ateşinde pişirilir. Afiyet olsun efendim.
Not: Görüntüler netten alıntı.
Salı günü döndüm Istanbul'a. Normal vaktinden bir yarım saat geçikmeli inen uçağın, adalar üzerinde turlaması her ne kadar hoş bir manzara arzetse de, toplantıya yetişemeyeceğim endişesiyle epey bir tık tık etti kalbim. Hızlı bir koşuşturma neticesinde, türk filmlerivari ilk madde görüşülecekken girdim salona.Dolu dolu geçirdiğim bir üç gün oldu bu. İştirak edeceğimiz program için cumartesi gecesi yol alırken bir ara uyanıp, gökyüzüne baktığımda yıldızlar elimi uzatsam dokunabilecek kadaryakın ve pırıl pırıl idi. O an sizleri ve bu şehr-i Istanbul'da hep uzaktan arz-ı endam eden yıldızları hatırladım. Sizi andım, zira tur halinde gitmiyor olsaydık, aracı durdurup, görüntülemek ve sizlerle paylaşmayı çok istedim o an.
Yine acele yazıyorum, birazdan çıkmam gerek. Uzak diyarlardan anne-baba dostumuz olan çok sevdiğim bir ailenin kısa süreliğine buraya geldiğini öğrendim ve yarın tam gün performans kriterlerimiz üzerine bir toplantımız olduğundan, bu akşam görebileceğim ancak.
Bugün Necip Fazıl KISAKÜREK'in vefat yıldönümü. Bizim şiir sever küçükhanım hatırlattı. 25 Mayıs 1983'te ben matematik çalışırken, haber almıştım. Rahmetle anıyor ve meşhur şiiri Çile ile sizleri başbaşa bırakmak istiyorum. Baki kalan bu kubbebe hoş bir seda imiş, hoşçakalın efendim.
ÇİLE..
Gaiblerde bir ses geldi:
Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi,
künde üstüne künde...
Pencereye koştum:
Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı
Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum,
öz ağzımdan kafatasımı
Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta,
bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye
Bu nasıl bir dünya,
hikayesi zor;
Makâni bir satıh,
zamanı vehim.
Bütün bir kainat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Nesin sen,
hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük,yetiş,
takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
Aylarca gezindim,
yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış,
onu ögrensem asıl?
Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.
Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!
Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.
Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...
Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.
Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!
Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.
Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.
Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?
Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?
Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!
Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.
Açıl susam, açıl!
Açıldı kapı;Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
Içiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab,
bilinmez bilinmez meşhur!
Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.
Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.
Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...
Necip Fazıl Kısakürek

Esasında oldu birkaç gün eve döneli. İyi insanlardan birinin daha iyi atlardan birine binip gittiğini düşünüyorum. Biz gittikten sonra eşimin yakınlarından iki kişi daha vefat ettiler. Ölümün yüzü soğuk pek tabii ki, ama nerede, ne zaman gerçekleşeceği hiç belli olmuyor. Sürekli cenaze evlerine girip-çıkıp o atmosfere alışmışken, diğer bir yakının izin alınarak biraz da mahcup bir eda ile icra edilen düğünü tebrik için uğruyoruz. Yakın binalardan birinde yine bir kalabalık görüyorum ve yanımızdakilerden biri açıklıyor. Ailenin tek oğlunun cenazesi gelmiş Kıbrıs'tan. İçimin acıdığını hissediyorum. Gencecik bir çocukmuş. Uzun bir süre rahatsız olduğunu işittiğim damadın başlamış düğünü cenazeler arasında sessiz sedasız devam ederken, komşunun
Orhan Veli bir şiirinde kendisini mahveden havalardan bahseder hani.
Bahar... Mevsimlerin en güzeli... Diğerlerinin güzelliği, her yaşım kendine göre bir güzelliği var tesellisi gibi belki de, ne dersiniz bilmem...
Alt postta beyimizi meftunu olduğu atlarla hasretlik gidersin diye çiftliğe gitmiştik ama, kapalı olunca payına bu kadarı düştü garibimin. Yol boyunca uzaktan gördüğü inekleri at sanıp, heyecanla ayağa kalkıp, hazırola geçtiyse de bir Malatya tabiri ile felek paşamıza yar olmadı.
Vakit bulamayınca gece yarısı kaleme alınan bu yazıda sürçü lisan olduysa affola. Hoşçakalın.
Hepimizin beğenisini kazanan, "Tutuşturulmuş insan ruhundan daha etkili bomba tanımıyorum"sözü ünlü ABD Başkanı Eisenhower'a ait. Bu söz hayatının özeti gibi ve kişisel gelişime, hedefe odaklanmaya ve eğitime önem veren herkesin bu hayattan çıkaracağı dersler var. Adına doktrin oluşturmuş başkanlardan biri olduğu için fakültede de konumuz olmuştu. Nette araştırma yaparken rastladığım yaşam öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum.Sevgili Berrin, en beğendiğim bloglar konusunda beni sobelemişti. Doğrusu içlerinden bir seçim yapmak çok zor. Tanıştıklarımı belirtirsem, www.berrince.blogspot.com dan Berrin. Elişlerini, rölyef çalışmalarını ve yürek sıcaklığını hissedebilinen bir blog. Kanada'dan Sevgili Serra. Yoğun çalışmaları arasında sayfasını hep güncelleyen, binbir çeşit danteli paylaşan bir kardeşimiz. www.dantelceyiz.blogspot.com dan erişilebilir. Tanıştıklarım arasında bir de Sevgili Tuhfe var, Hollanda'da yaşıyor. Maharetli ve yaptığı işlerde estetik yönü de ağır basan bir arkadaşımız. www.tuhfeninsayfasi.blogspot.com da ziyaret edilebilir. Hepsini de tandığım için çok mutluyum, çok özel insanlar.
Vakit nakittir atasözümüze rağmen zamanı oldukça hor kullanmamız, japon düşünürlerin de dikkatini celbetmiş ve bu sözünüze rağmen bu şekilde hareketiniz çok zengin olmanızdan mı şeklinde bir sual yöneltildiğini dinlemiştim bir KYS seminerinde.
İşte biz de geldik bir hafta sonuna daha ve seminerde, mesai de bitti ve eve dönüş için geciken aracı bekliyorum. Seminerin son iki gününde yine etkileyici liderlik üzerine konular işlendi.
Liderliğin doğuştan olduğunu savuanlardandım ben de yorum yazan arkadaşlarım gibi. Hoca, sonradan da kazanılabileceğine ilişkin nazariyeleri aktardı ama, taşıma su ile değirmen dönermi sözümüz akabinde,kendisinin esasında bu iki görüş arasında, belli bir kapasiteye sahip olan kişilere verilecek eğitimle bu olması gereken çizgiye sahip olabileceğini ifade etti ki, bu şahsen bana da makul geldi.
Lider özelliklerine kısaca değinecek olursak; liderin varlığı bulunduğu yer için motivasyon kaynağıdır. Yöneticiler hata arayabilirler ama, liderler doğru avcısıdır. Doğruyu arar ve neyi, ne zaman takdir edeceğini bilirler. Gerektiği zaman kişiyi takdir ederler ama bu, rastgele herşeyi takdir edip, takdirin ağırlığını izale edecek şekilde değildir. İşini tutku ile yapar ve inanır. Aksi halde, kendisinin inanmadığı, önüne geçmediği bir işte, insanlar kerhen yapma eğilimine girerler.
Aracın geldiği haberi ulaştı, artık son kelimelerimi yazarken, herkese güzel bir hafta sonu geçirmelerini temenni ediyor, sözlerimi seminerde beni en çok etkilyen bir cümle ile bitirmek istiyorum.
"Ateşlenmiş bir insan ruhundan daha etkili bir bomba tanımıyorum." Buna en iyi örnek, Çanakkale ve de tüm İstiklal Harbimiz. Sobe ve diğer konuları daha sonra ikmal etmek üzere, hoşçakalın efendim.
Not: Yukardaki görüntü şubat tatilinde Bolu'dan görüntülendi.
.jpg)
Öncelikle matlubeden bahsedeyim dilerseniz. Öğrencilik yıllarımızın baş yemeği. Son yıllarda pek yapmadığım, Bolu'da misafir olunan bir sofradan alınmış bir görüntü. Salata bizim küçükhanıma ait. Kendileri son günlerde OKS stresi ile bunalımları oynuyor, salata rahat günlerinden. Bu arada çocukların bu yaşta böylesi bir yarışa ve de strese tabii tutulmaları çok acı. Sistem değişikliği gelecek nesli kurtarabilir inşallah. Aile olarak rahatlatmaya çalışsanız da, okul, arkadaş ve dershane çevresi yeterli oluyor.
Vakit doldu arkadaşlar, seminer başladı. Sadece şunu belirterek geçeyim, 'Liderlik doğuştan mı dır, yoksa eğitimle sonradan kazanılabilir mi' hususunu işledik dün. Bu konuda davranış bilimciler de ikiye ayrılmakta olduğu belirtildi. Liderlik, plan, prosedür ve organizasyonların olamayacağı kriz durumlarında, klasik ilkelerden ziyade, çalışanlarınızın ya da etrafınızda bulunanların, sizi doğru anlamaları, sizin gösterdiğiniz hedefleri gerçekleştirmeleri, sizin için fedakarlık yapabilmeleridir.
Liderlik bu gibi durumlarda, insanları bir arada tutma, bir amaç uğruna harekete geçirme ve çabalarını etkiliyebilme işidir.
Liderlik, kendisini günlük rutin işlerin içinde değil, engellerin, krizlerin, sorunların aşılması esnasında gösterir.
Çünkü insanlar; felaketler ve engellerle karşılaştıklarında kendilerini kurtaracağına inandıkları kişilerin kendilerini yönlendirmelerine izin verirler.
Şimdilik bu kadar bahsedip, soruyorum: Sizce liderlik doğuştan mı, yani lider mi doğulur, yoksa sonradan kazanılabilen bir özellik midir?
Sobe ve devamı, arzu eden olursa matlubenin tarifi bir sonraki posta kalsın.Ben geç kalıyorum görüşmek üzere...
Evde ki bilgisayar problemli idi, henüz düzeltiyoruz, iş daha önce de arzetmiştim çok yoğun olunca sayfam günlerce güncellemeden kaldı... Bugün yer alan fotoğraflar, geçtiğimiz hafta işyerimizden arkadaşların da iştirak ettiği bir Kıbrıs semineri sırasında görüntülenip, ben de sayfamda bu hususu yazınca tarafıma gönderilen resimlerden.Yukarda 2 Ağustos 1974 tarihinde, Lapta Muharebelerinde son derece namüsait ve dar bir yolu tırmanarak, geceye doğru Beşparmak Dağları'na ulaşıp, daha sonra düşmanın döşediği bir mayına basarak tahrip olan bir tankımızın görüntüsü yer almakta. Bilahare ardından gelen bir tank tarafından kenara itilmiş ve askerimizin yüreği ile kazandığı bir savaşın anıtı olarak orada durmakta ve bizlere kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derin manalar hissettirmekte...
"Çatla da Patla Makarios Kıbrıs Bizim Olacak!"
Hafızamda kalan ilk Beşparmak Dağları lafzı yine birinci sınıfta, ince, dar bir sokak eve geliyorum. Bir asker geçiyor, bütün amcalar başına toplandı ve tabii biz çocuklarda eklendik. Harpten haber soruluyor, tabii o vakitler televizyon yeni geliyor Sivas'a ve bırakın kırk iki kanaldan kanala geçmeyi yüzünü gören yok henüz. Heyecan dorukta, asker abi anlatıyor, "durumumuz iyi, askerlerimiz Beşparmak Dağları'nı ele geçirdi" amcaların yüzünde mesut bir gülümseme yayılıyor, ben de sevine sevine eve gelip, anneme anlatıyorum ve dağın ismi farklı geliyor olmalı ki tekrarlayıp duruyorum, Beşparmak Dağları.... diyerek.
O yıl doğan komşu çocuklarına 'savaş' ismi veriliyor. Bizim oyunlarda harpten nasibini alıyor. Makarios, Karamanlis, normalde hiç ilgimizi çekmeyecek isimler, oyunlarımızda, yüreğimizde... Askerimiz orada, eş-dost çocukları orada, ardından bizim dayı oğlu gibi, sefer görev emri ile ikinci kez askere, daha doğrusu harbe giden yakınlarımızdan da dolayı odaklanmışız Kıbrıs'a. Bunda pek tabii, Saygıdeğer A.Turan ALKAN'ın tabiri ile kendini memleketin tapu muhafızı gibi hisseden iç anadolu insan ruhununun katkısı da büyük...
Radyo da Başbakan Bülent Ecevit'in açıklamalarını dinliyorum büyüklerle birlikte. O günlerin etkisi ile, 80 öncesinde ilkokul çocuklarının bile politize olduğu dönemde ben de içten içe Ecevit'i tutuyorum. Bilahare ortaokul yollarında, sağcı-solcu 'anarşist abilerin' çatışmlarına tanık olup, kaçacak delik arayarak ömür geçirince hepsinden soğuyup, vazgeçiyorum...
Hasan Abimizin sefer emri hiç unutamadıklarımdan biri. Taceddinle aynı yaşta sayılırız. Kendini yerden yere atıyor, Erzurum kökenli dünürümüz Derviş Dede sakinleştirmeye çalışıyor. Dede çok sertti, normalde korkardık biraz ondan ama, sanırım o gün o çocukların feryadından korkmuş gibi dindirmek için çırpınıp, duruyordu. Yengem, annem, kadınlar sessizce ağlaşıyorlardı. Babamlar bir arabayla alıp gidiyorlar. Ardından su serpildiğine şahit oluyorum ilk kez.
Sonra ki yıllarda, ismini ve yaşadıklarını daha teferruatlı öğrendiğim bir subayın, saklandıkları banyo küvetinde katledilen eşi ve çocuklarının hikayesinde, çocukların yerinde hissediyorum kendimi, ürperiyorum geceleri uyumazdan evvel. Cengiz Topel'i, Şehit Gazeteci Adem Yavuz'u duyuyor, okuyorum haberlerden. Adem Yavuz'la ilgili daha çok şey yer alıyor belleğimde, şehrimizden olması hasebiyle. Gazeteci arkadaşı ile birlikte saldıya uğradığını, yaralanan arkadaşını hastaneye götürdüğünde, arkalarından gelen saldırganlar tarafından vurulduğunu okuyorum. Son sözleri beni derinden etkiliyor. Bir de okumadığım ama, insanlardan duyduğum, narkozsuz ameliyat hikayesini epey düşünüyorum. Sonra ki yıllarda adına yaptırılan çeşmeden su içerken yine aynı hisler sarıyor beni. Bir de türküsü vardı adına söylenen. Sivas'ın bir köyünden. Ne hikmetse muhtarın hanımının da ismi geçiyor ve hatırımda kalan;
"Muhtarın hanımı Hatice Kadın,
ben bu canı vatan için adadım,
Anka ajansında Adem'dir adım,
Ben öldüm gidiyorum Vatan Sağolsun!" dörtlüğü kalmış belleğimde. Arkadaşlarımın koro halinde sesleri geliyor, ben de dışarı fırlayıp katılıyorum oyuna;
" Elinde tabla, hoşgeldin abla,
eteğini topla, rahat otur abla..... diye başlayıp, fazla da alakalı olmayacak şekilde savaşa geliyor ve ;
" elinde bıçak, sanki bana vuracak,
Çatla da patla Makarios Kıbrıs bizim olacak!" diyerek zıplıyor, hep bir ağızdan bağırıyoruz, Kıbrıs bizim olacak! Hoşçakalın.